"Selahattin Demirtaş'ın 7-8 Ocak 2020'deki savunması" sayfasının sürümleri arasındaki fark

değişiklik özeti yok
| eser sahibi =Selahattin Demirtaş
| çevirmen =
| notlar =HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olarak yargılandığı davanın Ankara Sincan Cezaevi Kampüsünde 7-8 Ocak 2020'de görülen duruşmasında SEGBİS ile yaptığı savunması. Kaynak: [https://www.hdp.org.tr/tr/guncel/mahkeme-ifadeleri/demirtas-iki-durusma-arasinda-dosyama-karartma-uygulaniyor/13860 Demirtaş: İki duruşma arasında dosyama karartma uygulanıyor]
}}
 
-----------------------------------------------------------
 
'''Yargılamanın her aşaması da tıpkı tutukluluğumuz gibi siyasi saiklerle yürütülüyor'''
Bu davada arkadaşlarımızla en çok tartıştığımız mevzu şudur. Davanın daha ilk anından itibaren yani fezlekeler, iddianameler düzenlenirken tutuklanma aşaması, kovuşturma aşaması da dahil her aşamada ayrı ayrı gizli bir amaç güdüldüğüne, yani AİHS’nin 18’inci Maddesinin farklı gerekçelerle farklı zamanlarda ihlal edildiğine dair iddialarımız var. Bu aslında 500 sayfalık iddianamenin bizim açımızdan, savunma açısından en önemli başlığıdır. Yani TMK 7/2 ihlal edildi mi edilmedi mi? Örgüt üyeliği, yöneticiliği vesaire bütün bunlar oldu mu olmadı mı tartışmasından çok daha önemlidir. Çünkü bütün dava zaten bunun üzerine kuruludur. O nedenle ben her savunmamda ısrarla altını çizerek belirtmek isterim ki bu yargılamada halen AİHS’nin 18’inci Maddesinde belirtilen sözleşmenin, sözleşmede belirtilen amaçlar dışında kısıtlanmasının ihlali devam ediyor. Nedir o gizli saik? Onları AİHM başvurumuzda anlattık. Davanın haksız tutukluluğa dair kısmı, 17 yargıçlı uluslararası bir mahkemenin önünde duruşma halinde yapıldı görüldü, bitti. Kararını bekliyoruz. Şimdi yeni bir ihlal oluştu. O haksız tutuklamanın, tutuklama saikinin siyasi olduğuna dairdi. Şimdi yargılamanın her aşamasının da aynı saiklerle devam ettiğine dair iddialarımız var. Yani şu anda şu duruşma salonunda hepimizin bir arada bulunma amacı bir yargılama yapmak değil. Ben sanık olarak, avukatlarım savunma olarak, savcı iddia makamı, siz de yargılama makamı olarak bir yargılama yapma amacıyla burada toplanmış değiliz.
 
'''AİHM’de sizin kararlarınız, yargısal faaliyetleriniz yargılandı'''
 
İktidarın, AKP hükümetinin ve özellikle AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hedeflerinin gerçekleşmesi için, onun önünün açılması için, onun siyasi hedeflerinin hayata geçirilebilmesi amacıyla muhalefetin tasfiye edilmesi için yapılmış çalışmalardan biridir bu toplantı. Dolayısıyla ben buna ilişkin iddiaları tutanaklara geçireyim ki birazdan AİHM’de yani Strazburg’da yapılan duruşmada 17 farklı üye ülkenin yargıcı ne sormuş onları okuyunca göreceksiniz ve ne cevaplar verilmiş. Orada ben yargılanmadım çünkü biz başvurucuyduk. Siz yargılandınız, sizin kararlarınız yargılandı. Hükümetle birlikte ilk bizi gözaltına alan savcıdan itibaren bu sürece dahil olmuş bütün yargı mensuplarının yargısal faaliyeti yargılandı orada.
 
'''Fezlekelerim siyasi amaçlarla hazırlanıyor, üstü yargısal faaliyetlerle örtülmeye çalışılıyor'''
 
Mutlaka okumuşsunuzdur ve haberdar olmuşsunuzdur ama tutanağa geçmesi açısından da belirtmemiz gerekecek. Dolayısıyla fezlekelerimin her birinin hazırlanma amacı gizli bir amaç taşımaktadır, üstü de yargısal faaliyetlerle örtülmeye çalışılmaktadır. Peki, gizli amaç diyoruz da bu tabii ki bir siyasi amaç. Ama nedir bu siyasi amaç? Çünkü bu açıklanmadan, bu netleşmeden sanki biz bir komplo teorisi ortaya atıyoruz, benim siyasi kimliğim nedeniyle de siyasi bir husumet güdüyoruz, dolayısıyla da her aşamada ‘biz siyasi rehineyiz’ deyip işin içinden çıkmak istiyoruz gibi algılanır. O nedenle somut gerekçelerle ortaya koymaya çalışayım ki mahkememiz takdir eder etmez, değerlendirir değerlendirmez bilemem ama bu dava daha çok su kaldıracak. Anayasa Mahkemesinde, Yargıtay aşamasında -istinafı geçiyorum, istinaf artık benim dosyalarımı incelemiyor bile, sadece onaylıyorlar- ve AİHM’de bu dosya daha çok tartışılacak. Çünkü bu sadece Selahattin Demirtaş’ın kişi olarak yargılandığı bir dosya değil, Figen Yüksekdağ’ın dosyası, İdris Baluken’in, Çağlar Demirel gibi partimizin sözcülerinin, etkili isimlerinin, milletvekillerinin yargılandığı dosyalardır. Belediye eşbaşkanları da dahil. Nedir peki asıl amaç?
Biz anayasal düzene karşı çıktık, anayasal düzeni değiştirmeye mi çalıştık? İddia bu, şu anda süren soruşturmada. Doğrudan davanızla bağlantılı fezlekeden açılan soruşturma. Hayır. Ben iddia ediyorum ve birazdan anlatmaya çalışacağım; şu anda anayasal düzen tasfiye ediliyor. Anayasal düzen ortadan kaldırılıyor. Tek adam rejimi kuruluyor. Buna "diktatörlük" diyemeyiz literatürde. Daha çok "rekabetçi otoriterizm" olarak siyasi literatürde tanımlanabilir. Neden? Çünkü halen seçim yapılıyor, seçimlerin yapılma ihtimali var. Ama rekabetçi otoriterizmde seçimlerin tamamı otoriter liderin kazanması üzerine inşa edilir. Geri kalan her şey tasfiye edilir. Seçim garantiye alınır, göstermelik seçimler yapılır. Siyaset biliminde bu rejime "rekabetçi otoriterizm" denilir.
 
'''Tek adam rejiminin kalıcı hale gelmesine karşı çıkan herkes hedefte'''
 
Peki, bu Türkiye Cumhuriyeti'nin, 1982’de kabul edilmiş ve birçok değişikliğe uğramasına rağmen, "demokratik, sosyal, laik hukuk devleti" olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin idari rejimi midir ya da resmi politik görüşü müdür Anayasa'nın? Değildir. Türkiye Cumhuriyeti devleti eğrisiyle, yanlışıyla, fazlasıyla bir "hukuk devleti" olarak, bir "cumhuriyet" olarak tanımlanır ve yapılan son değişiklikle birlikte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle yönetildiği tanımlanır. Yani rejim Cumhuriyettir, idari model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'dir. Aynı zamanda tek parlamentolu bir parlamentosu da vardır. Şimdi bu anayasal yönetim modeli anayasaya aykırı bir şekilde feshedilmiş durumda. Fiili olarak, de-facto tek adam rejimine geçiliyor. Bunun önündeki engeller ne? Muhalefet. Her yönüyle muhalefet, sadece HDP değil. Yani tek adam rejiminin kurulmasına, inşa edilmesine, kurumsallaşmasına, kalıcı hale gelmesine karşı çıkan herkes hedefe konulmuş durumda.
 
'''15 Temmuz'dan sonra yeni bir düzen inşa edilmedi, yerine kaos düzensizliği ikame edildi'''
 
Bunu nasıl başarabiliyor peki Tek Adam? Tarihte çok örnekleri var ama ülkemizde şu anda bunu sürdürebiliyor olmasının nedeni 15 Temmuz Darbe Girişiminin yarattığı şok ortamı, onun yarattığı travma. 15 Temmuz sonrası devlet kurumlarının far görmüş tavşan gibi refüze olması, şoka girmesi, donup kalması ve kurum olmaktan çıkmasıdır. Devlet 15 Temmuz sonrası yeniden inşa edilememiştir. Bütün kurumları tasfiye edilmiştir. Oluşan boşlukta da yeni bir yönetim anlayışı ile inşa edilmiyor, dikkatinizi çekeyim. Bir düzen inşa edilmiyor. Kaos düzeni veya kaos düzensizliği aslında, yerine ikame ediliyor. Birazdan örnekleri ile anlatacağım size.
 
'''Meğerse AKP, devlette eskisinden çok daha tehlikeli bir yapı oluşturmuş'''
 
Görülmekte olan dava ve birazdan detaylarına gireceğim fezlekelerin tamamı, bu rejimin ya da kaos düzeninin anayasal cumhuriyet düzeninin yerine ikame edilmesi için açılmış davalardır. Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne engel olarak çıkan herkes; bu bir muhtar da olabilir, bir partinin başkanı, eş genel başkanı da olabilir. Bu bir eski başbakan, cumhurbaşkanı da olabilir. Bu bir yargı üyesi olabilir, medya mensubu olabilir, üniversite öğrencisi olabilir. Hiç fark etmez. Tamamının bastırılması, baskılanması, tasfiye edilmesi, tehdit edilmesi, şantajla, korkuyla teslim alınması, üzerine kuruludur. Peki, bunun mekanizmaları nedir? Mekanizmaları şudur; yakın tarihte biz darbe davalarıyla birlikte ortaya çıkınca gördük. Bunlara Cemaat davası demiyorum. Darbe davası diyorum. Çünkü Cemaate selam vermiş herkes veya sempati duymuş, içinde olmuş herkes suçlu değil, herkes darbeci de değil bana göre. Öyle bakmıyorum. Darbe suçuna bulaşmış herkes suçludur, yargılanır, cezasını alır. Fakat o davalardan ortaya çıktı ki, bu paralel yapılanma, şu anda meğerse AKP, devlet içerisinde, kendisine bağlı, bakın devlete bağlı değil, bir partiye bağlı, bir kişiye bağlı, eskisinden çok daha tehlikeli bir yapı oluşturmuş. Bunun yargı ayağı var. Mevcut tek adam rejiminin, rekabetçi otoriterizm dediğimiz ve anayasayı ihlal suçunu oluşturan bu örgütün, devlet içine çöreklenmiş bu örgütün yargı ayağı var, medya ayağı var, işverenler ayağı var, bürokrasi ayağı var.
Bunların gazete köşeleri var, televizyon yayın yönetmenlerini teslim almış durumdalar. Her akşam televizyonda bu kanallarda aynı tipleri görürsünüz. İddia ediyorum yarın öbür gün başka bir hukuk devleti işlemeye başladığında bir savcı çıkacak ve bunları delilleriyle ortaya koyacak. Ve iddia ediyorum aralarından itirafçılar çıkacak, pişmanlık belirtenler çıkacak ki daha şu anda başlamış durumdalar. Şu anda şikayet dilekçelerini verecekleri bir yargı makamı olmadığı için yargıya yansımıyor bunlar ama ilerde çıkacak.
 
'''Yandaş gazetecilere "Demirtaş'ı sürekli terörist ilan edin, vatan haini ilan edin" mesajı geliyor'''
 
Bu medya ayağının yönetildiği merkez Saray’ın İletişim Başkanlığıdır. Örneğin, üç merkez ana haber kanalının açık oturum programlarına da aynı merkeze bağlı konuşmacılar çıkarılır. Telefonlarına tek merkezden mesaj gelir. Teker teker kanalları aynı anda gezerseniz hepsine aynı anda, aynı mesajın geldiğini görürsünüz. Bu yandaş gazeteciler hızla hepsi telefonuna bakarlar ve iki dakika sonra, üç ayrı kanalda konuşuyor olmalarına rağmen aynı şeyi söylemeye başlarlar. Çünkü o anda kendilerini yöneten merkezden şu konuyu dile getirin diye talimat gelir. Onlara gelen bu yönlü talimatlardan biri de "Demirtaş’ı sürekli 6-8 Ekim’in faili gösterin, katil gösterin, terörist ilan edin, vatan haini ilan edin ve onun tutuksuz yargılanması gerektiğini söyleyen herkesi düşman ilan edin" şeklinde mesajlardır. Bunları bilgiye dayalı söylüyorum, elimde belge yok. Emin olun bir gün belgesi de olacak.
 
'''Devlet içinde kendi çıkarları dışında başka bir şey düşünmeyen cahil cühela, ahlaksız bir ekip var'''
 
Devlet içinde herkes Demirtaş düşmanı değil, demokrasi düşmanı değil. Devlet içerisindeki herkes bu ülkenin, toprağın düşmanı değil. Ama devletin içerisinde bu halkın, milletin düşmanı olan kendi çıkarları dışında başka bir şey düşünmeyen, aldıkları ballı maaşlar, yakınlarının aldıkları ihaleler dışında hiçbir şey düşünmeyen cahil cühela, ahlaksız bir ekip var. Onlar bu operasyonu sürdürüyor. Bunun yargı ayağı var. İçinde başsavcılar var. Cumhurbaşkanın avukatları var hakimler, özellikle sulh ceza hakimleri var. Ben hepsini kastetmiyorum. Ağır ceza hakimleri var. Benim dosyama bakanlardan biliyorum. Bunların hepsi hakkında şu veya bu şekilde belgeleriyle, avukatlarım tarafından HSK’ya yapılan şikayetler var. HSK bunları gündeme almıyor. Tabii ki almaz, bizim öyle safiyane bir beklentimiz de yok. Yarın öbür gün HSK üyeleri de dahil olacak şekilde anayasal rejimin ortadan kaldırılarak yerine otoriter tek adam rejiminin inşa edilmesi, devlet kurumlarının tamamının tasfiye edilmesi, karar ve denetim mekanizmalarının ortadan kaldırılması için çalışan, bu yönüyle devlet içerisinden ihale alan, yolsuzluk yaparak menfaat sağlayan çete ortaya çıktığında benim yargılamalarımın neden AİHS 18’e girdiği daha iyi anlaşılacak. Çünkü amaç budur. Bizim tutuklanmamızın altında yatan amaç budur. Biz bunu engellemeye çalıştık, bunu durdurmaya çalıştık. Ve halen bunun için çalışıyoruz diye buradayız. Türkiye’de halen muhalefet bunu durdurmaya çalıştığı için terörist, vatan haini ilan ediliyor.
 
'''Yargıya göre katiller iyi halli, biz kötü halliyiz'''
 
En son Temmuz ayında sizinle duruşma yapabildik. Temmuz ayından bu yana Türkiye’de ne oldu? Devlet içindeki çetenin yargı ayağından tutun da medya ayağına, bürokrasi ve siyasi ayağına kadar bunların kurmaya çalıştığı rejim tam olarak ne yapıyor? Bir hatırlatma yapayım: Bizi halen cezaevinde tutan yargı Temmuz’dan bu yana ne yaptı? Her duruşmada ben bunları tutanağa geçiyorum ki yarın bir gün, “Türkiye’de o dönem tutukluluk esastı, herkes tutuklanıyordu” denmesin. Bilenler bilir, bilmeyen benim ağzımdan duysun. 30 yıl kesinleşmiş adli hapis cezası alsaydım bugünkü infaz rejimiyle onda birini kapalı cezaevinde geçirirdim ve açık cezaevine geçerdim. Yani 3 yılı aşkındır beni kapalı yüksek güvenlikli cezaevinde tutuyorsunuz. Bu şu demektir; adli bir suç işlesem ve 30 yıl kesinleşmiş hapis cezası alsaydım onun infazını yaptırmış olurdunuz. 30 yıllık cezanın infazını yattım ben adli suçlar için. Bu süre zarfında ne yaptılar? Bana ve diğer milletvekili ve belediye başkanı arkadaşlarıma? Osman Kavala’ya, ÇHD’li avukatlara, Selçuk Kozağaçlı’ya bu hukuku reva gören yargı ne yaptı? Örneğin 18 Ağustos’ta Kırıkkale’de koruma altında olan Emine Bulut çocuğunun gözü önünde katledildi. Yargı ve hükümet koruyamadı. Beyoğlu’nda İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu 23 yaşındaki Halit Ayar, kendisinden zorla para isteyenlere para vermediği için bıçaklandı, katledildi. Kimler katletti isimleri önemli değil. İyi halli oldukları için birkaç gün önce cezaevinden salıverildikleri ortaya çıktı. Yargımıza göre bunlar iyi halli, biz kötü halliyiz. Ve şu anda elbirliğiyle korumaya çalıştığınız bu tek adam rejiminin yarattığı ağır ekonomik kriz, yolsuzluktan, plansızlıktan kaynaklı ekonomik kriz nedeniyle insanlar toplu olarak intihar etmeye başladı. Kasım 2009’da İstanbul Fatih’te 4 kardeş siyanür içerek intihar etti. Ondan bir gün sonra Antalya’da 4 kişilik Şimşek Ailesi borçları nedeniyle baba eşine ve çocuklarına siyanür içirerek intihar etti. 15 Kasım’da Bahattin Delen ‘aşırı borçlarım var ödeyemiyorum’ diye intihar etti.
O günden bugüne Meclis’te iki intihar girişimi gerçekleşti, dışarıda da 50’den fazla borç batağı ve açlık nedeniyle intihar vakası gerçekleşti. Bakın, intiharlar kadar trajik bir şeyden söz ediyorum; Uşak’ta 13 Aralık’ta bir kişi açlıktan bayıldı. ‘‘Üç aylık çocuğum var’’dedi ‘‘işsizim ve karnım aç’’ dedi açlıktan bayıldı.
 
'''Gencecik bir kadın ekonomik krizle birlikte bunalıma girip intihar etti'''
 
2019 Türkiye’sinde kurulmak istenen düzen bu. Ne oldu? İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi Sibel Ünli; şimdi çarpıtıyorlar "psikolojik sorunu vardı, şu vardı, bu vardı" diye. Sosyal medya mesajları ortada, yemek yiyemediği için, cebinde parası olmadığı için ekonomik krizle birlikte bunalıma girip gencecik bir kadın intihar etti. Ve o üniversitenin kapısı, sizler de üniversite okudunuz bizler de... O üniversitenin kapısında ‘‘ücretsiz ya da düşük fiyata, indirimli yemek yemek istiyoruz’’ diyen öğrenciler güvenlik güçleri tarafından -dayak demeyeceğim- aleni, canlı yayında işkenceden geçirildi. O görüntüleri birkaç saniye televizyonda gördük sonra avukatlarım anlattı. Böyle bir ruh hali böyle bir psikolojiyle nasıl dövebilir üniversite öğrencilerini polisler? Onların da ruh hali iyi değil demek ki. Ucuz yemek istiyoruz diye kendi üniversitesinin kapısında dilekçe vermeye çalışan öğrencilere bu kadar hınçla, bu kadar öfkeyle, kinle nasıl vurulabilir? Yaratmak istediğiniz, koruduğunuz, bizi içeri atarak var olsun dediğiniz sistem bu.
Üç yıl boyunca 5 ve 8 yaşlarındaki iki çocuğa cinsel istismarda bulunduğu için 30 yıl ceza alan sanığın istinaftaki dosyası 1700’lü esaslarda olmasına rağmen 900 esaslardaki dosyaya bakılmadan bir ay içinde istinaf bu dosyayı ele aldı, bozdu ve sanığı tahliye etti. 30 yıl boyunca iki çocuğa 3 yıl boyunca cinsel istismarda bulunduğu için. Ankara İstinaf Mahkemesi. Bursa’da sevgilisi Aslı Çakıcı’yı bacağından pompalı tüfekle vurmuş, iyi hal indirimleri vesilesiyle kendisine en fazla 12 ay ceza verilmiş bir de silah cezası ve mağdur olabileceği göz önünde bulundurularak 3-4 ay tutukluluktan sonra tahliyesine karar verilmiş. Son bir örnekle bu örnek kısmını kapatayım Ordu’da 12 ayrı suçtan suç kaydı bulunan Özgür Arduç isimli zanlı açık cezaevinden firar etti ve Ceren Özdemir adlı genç kadını vahşice katletti. Özgür Arduç ve Ceren Özdemir davasını hepiniz izlemişsinizdir. Sizin hukukçu olarak vicdanınıza güvenmiyorum da hiç değilse insan olarak içiniz yanmıştır. Bu adam açık cezaevinden çıkabildi bu adam! 12 ayrı suçu var ve iyi hallidir deyip açık cezaevine gönderdiler ve oradan elini kolunu sallayarak gitti ve biz hapisteyiz.
 
'''Dünyada insan haklarının en düşük seviyede olduğu iki ülke Türkiye ve Haiti'''
 
Uluslararası Demokraside Seçim Destek Kurumu’nun her yıl hazırladığı bir rapor var 2019 raporundan birkaç cümle okuyayım size. Bu rapora göre dünyada insan haklarının en düşük seviyede olduğu iki ülke Türkiye ve Haiti. Haiti’de mahkeme var mı bilmiyorum. Irak, Haiti, Madagaskar, Gine. Başka bir kategoride bir sıralama daha var. Dünyada şu anda 10 ülkede demokratik değerler tamamen geriye doğru gidiyor. Bunlardan da biri Türkiye. Dünya genelinde cinsiyet eşitliğinde sadece 3 ülke düşük seviyede puan almış; Türkiye, Irak, Papua Yeni Gine. Dünyanın tamamına yakını bu çalışmaya alınmış. Denge ve denetleme ağı, demokratik değerler içerisinde düşük seviyede kalan bir tane ülke var. Sürpriz değil, Türkiye. Yani denge ve denetlemenin olmadığı tek demokratik ülke; ne kadar demokratik olduğu ortada, kendisini demokratik olarak tanımlayan ülkelerin tamamında yapılan araştırma, bir tanesinde şu anda denge denetleme yokmuş o da Türkiye. Az çok her ülkede varmış bu rapora göre.
Bunlar resmi Avrupa Konseyi beyanlarıdır. Az önce tarif etmeye çalıştığım Türkiye’de anayasasızlık, kaos rejimi inşa edilirken dışarıdan yapılan gözlem ve tespitlerin de benim az önce ifade ettiklerim ile uyumlu olduğunu göstermek için okudum.
 
'''Anayasa ters yüz edilirken Türkiye Cumhuriyeti bir gıdım ileriye gidemez'''
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti köklü bir devlet geleneğine dayanarak kuruldu, Osmanlı’dan Selçuklu’dan kurulan 16 Türk devletinin geleneğini alarak kuruldu. Devlet teorisine, devletin her türlü baskı zulüm uygulamalarına eleştirilerim bir tarif, bunların hepsine muhalif bir politika yürüttüğüm bir tarafa ama şunu bilirim; Türk Devleti bunu kendisine yapanın yanına kar bırakmaz. Benim için değil, Demirtaş’ı sevdiği için değil, benim kara kaşım kara gözüm için değil ama benim tanıdığım Türk Devleti kendisine bunu yapanın yanına bırakmaz. Mutlaka bunun da yargı önüne taşınacağı günler gelir. Anayasa ters yüz edilirken, anayasa askıya alınırken, devlet bir aile tarafından, hanedan tarafından yönetilirken, devletin bütçesi, kanunları, pratik bürokratik uygulamaları tamamıyla bir hanedan tarafından yönetilirken, buna sessiz kalan, onay veren, destekleyen bütün ayaklar ortaya çıkarken ve hesap sorulmazken zaten Türkiye Cumhuriyeti bir gıdım ileriye gidemez.
 
'''Sizin yapmaya çalıştığınız kaos düzenini inşa etmeye yardımcı olmaktır'''
 
Bizim hedefimiz ve amacımız bu yüzleşmenin demokrasi lehine olmasıdır. Bu yüzleşmeden demokrasinin ortaya çıkmasıdır. İntikamcı, kinci yaklaşımlardan öte bu yüzleşmenin hukuk devleti ve demokrasinin kurallarının oturacağı bir merhaleye ulaşmasıdır. Biz de onun mücadelesini veriyoruz. Bu savunmaların tamamında yapmaya çalıştığım budur. Sizin yapmaya çalıştığınız ise kaos düzenini inşa etmeye yardımcı olmaktır. Benim avukatlarımın, partimin ve diğer muhalefetin yapmaya çalıştığı da bu yüzleşmenin demokrasinin gelişmesine yarar sunacak şekilde ortaya konulması için mücadele etmektir, direnmektir.
 
'''Verdiğiniz tahliye kararı AİHM’de görülecek duruşmaya lojistik destek sağlamaktadır'''
 
AİHM’deki duruşmadan devam ediyorum. Yargıçlar tek tek soru sormuşlar hem benim avukatlarıma, temsilcilerime, hem de hükümetin temsilcilerine… Takdir edersiniz ki hükümete sorulan sorular size sorulmuştur. Ben şahsen heyet üyesi olsam çok merak ederdim hatta canlı izlerdim çünkü siz yargılıyorsunuz. Bakın ne sormuşlar, hükümet sizin adınıza ne cevap vermiş? Hangi ülkeden olduğunu bilmiyorum yargıç söz almış soru sormuş: “Çok teşekkür ederim Sayın Başkan. Yalnızca 3 sorum var. İlk olarak duruşmanın devam etmesi için kesinlikle gereken bir konuya dönmek istiyorum. Tarafların sundukları savunmadan davanın sonucuna ilişkin duygusal beklentileriyle ilgili hemfikir olmadıkları gözükmektedir. Savunmasının 144’üncü paragrafında başvurucuya göre parlamenter dokunulmazlıkların kaldırılmasının ardından herhangi bir AKP veya MHP milletvekilinin de dokunulmazlıklarının kaldırılmış olmasına karşın bu partinin üyelerine yönelik bir ceza soruşturması açılmamıştır. Hükümetin sunduğu savunmanın 90’ıncı paragrafına göre ise parlamenter dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra 5 AKP, 1 MHP üyesinin de hüküm giydiği ve ceza aldığı ifade edilmektedir. Hükümeti mahkemeye bu konuda açıklık getirmeye davet ediyorum. Özellikle parlamenter dokunulmazlıklar kaldırıldıktan sonra ceza alan herhangi bir AKP veya MHP üyesi bulunmakta mıdır? İkinci olarak, daire kararının tam olarak 275’inci paragrafında karar tespit edildiği için sözleşmenin spesifik olan 10’uncu maddesinin ihlali ile ilgili olarak kabul edilebilir veya bu çerçeveden herhangi bir beyanda bulunmak gerekmemektedir. Mahkemenin bu konu ile ilgili içtihadını dikkate alarak tarafların bu konudaki görüşünü öğrenmek istiyorum. Üçüncü olarak da Türk ceza sisteminde uygun tarafların bir konuda mevzuat oluşturması için davet edildiği bir durumda tutuklu yargılanan bir milletvekilinin bir kanun teklifinde bulunması mümkün müdür? Yani, parlamenter faaliyetlerine cezaevinde iken devam etmesi mümkün müdür?”. Çünkü hükümetin böyle bir iddiası var. Tutukludur ama hiçbir parlamenter faaliyeti kısıtlanmamıştır şeklinde cevap verdiği için bu soru sorulmuş.
Şimdi geliyorum bütün bu yargıç soruları içinde en güzel ve en orijinal soruya, biraz önce avukatlarım ifade etti, Mahsuni Bey (Karaman) özellikle ilginç bir kavram kullandı; sizin verdiğiniz tahliye kararı AİHM’de görülecek olan duruşmaya lojistik destek sağlamaktadır. Bunun neden böyle olduğunu -Mahsuni Bey o sırada duruşma salonundaydı, Strazburg’da- gözleri ile görüp tanık olduğu için rahatlıkla bunu söyleyebiliyor.
 
'''Türkiye hükümeti ile AİHM’in yeni Türk yargıcı arasında bir iletişim kanalı mı var?'''
 
Ben de onun buradaki ispatını söyleyeyim. Neden tahliye kararı verdiniz biliyor musunuz? Biraz sonra okuyacağım AİHM’deki Türk yargıcın şu soruyu sorabilmesi için… Mahkeme heyetine şu soruyu sorarak bir hatırlatma yapabilmesi için. Bakın ne demiş? Bütün dosya kapsamı içinden Türk yargıç ne sormuş avukatlarıma? “Teşekkürler Sayın Başkan iki sorum var ilk sorum tarafların ikisine birden. İkincisini ise sadece başvurucuya yöneltmek istiyorum. Başvurucunun avukatları mahkemeye 11 Aralık 2018 tarihli bir belge sundu. Bu belgeye göre başvurucu 7 Eylül 2018’den itibaren 4 yıl 8 aylık cezasını çekmeye başlamıştır. Şimdi bu kanıtın ışığında başvurucu hakkında verilen hüküm sonrasında kendisi bugün itibariyle sözleşmenin 5’inci maddesinin bir alt fıkrası amaçları açısından özgürlüğünden yoksun bırakılma durumu bakımından halen tutuklu yargılanan bir kişi olarak mı yoksa hükümlü olarak mı değerlendirilir?” Türk yargıcın sorduğu soru bu. Yani diyor ki Demirtaş şu anda tutuklu mu hükümlü mü? Bunu söyleyin diyor. Yani, yargıçlar heyetine de şunu hatırlatıyor. “Demirtaş şu an tutuklu değil ha haberiniz olsun hükümlüdür başka bir dosyadan. Dolayısıyla 5-1-A konusuna girmenize gerek yok” diyor Türk yargıcı. Neden, çünkü o sırada siz tahliye kararı vermişsiniz duruşmadan birkaç gün önce. Benim bu dosyadan tahliye olduğuma dair bilgiyi AİHM’e biz sunmadık, hükümet de sunmadı. Türk yargıç nereden biliyor? Bu yargıç sizin gibi sürekli medyayı takip edemez herhalde. Siz medyadan duymuşsunuz ya avukatlarımın gelmeyeceğini. AİHM’deki bir Türk yargıcın işi benim Türkiye’deki dava safahatimi takip etmek de olmadığına göre ciddi ciddi şüphelerimiz var. Türkiye hükümeti ile AİHM’in yeni Türk yargıcı arasında başka bir iletişim kanalı mı var? Ve bu soruyu soruyor; Demirtaş şu anda tutuklu mu hükümlü mü diyor, bunu önce bir anlatın.
 
'''Böylesi bir ucubelik sadece Türkiye’de var'''
 
Sonra daha ikinci sorusu da var. O trajikomik yani, insan üzülüyor, yani ülkem adına orada bulunan hukukçu hepimizi temsil etsin diye de düşünürüz doğrusu ama diyor ki; “Beyanlarınızda parlamento üyelerinin oy kullanmak için fiziksel olarak parlamentoda bulunmaları gerektiği, Türk kanunlarının tutuklu parlamento üyelerinin vekaleten oy kullanmasına izin vermediğini belirttiniz. Peki, Avrupa devletlerinde bunun örneği var mı? Tutukluyken parlamentoda fiziki olarak oy kullanabilen bir örnek var mı ki siz bunu söylüyorsunuz” diyor. Çok trajik, çok üzüldük. Ben de çok üzüldüm oradaki avukatlarım da ki başta koca Profesör Başak Çalı beni temsil ediyordu heyet başkanı olarak, savunma heyetinin başkanı olarak. Kendisi Avrupa İnsan Hakları Hukuku konusunda Türkiye’de çok sayıda hakim ve savcıya eğitim vermiş bir hocadır. Kendisi de bu soruya çok üzülmüş. Soruyu tekrar okuyorum, diyor ki; “Avrupa’da bir parlamenterin tutukluyken fiilen gidip parlamentoda oy kullanabildiğinin bir örneği var mı ki siz Demirtaş için bunu istemişsiniz.” Tabii ki onun cevabını peşinen söyleyeyim; Başak Hoca şunu söylüyor; “Çok doğrusunuz bunun bir örneği yok çünkü Avrupa tarihinde görevde tutuklu olan hiç milletvekili yok. O yüzden örneği yok.” Ve Türk yargıcın bundan haberi bile yok. Görevdeyken tutuklanmış ve görevi süresince tutuklu kalmış tek milletvekilleri biziz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önündeki dosyalar açısından da belirtiyorum; o yüzden örneği yok. Ve Başak Hoca da şunu söylüyor “Haklısınız, böyle bir örnek yok, biz de bulamadık, tek örnek Türkiye’dir”. Tutuklu vekil. o yüzden oy kullanabilmiş mi kullanamamış mı AİHM önüne böyle bir dava gelmiş mi diye sorarsanız hiç olmamış bu ucubelik sadece Türkiye’de olmuş.
Başka bir yargıcın sorusunu size okumak istiyorum cevabı sorudan ilginç. Özetleyerek gidiyorum. Avrupa yargıçlarından, mahkeme yargıçlarından biri şunu soruyor: “Ben Türkiye’deki parlamenterlerin durumu ile ilgileniyorum, o nedenle anayasanın 80. maddesinin 1. fıkrasını okumama müsade edin, TBMM üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki başkanlık divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamakla, açığa vurmakla sorumlu tutulamazlar. Dolayısıyla burada parlamenterin sorumlu tutulmamasına ilişkin açık bir kural bulunmaktadır. Türk Anayasa Mahkemesi’nin 94 tarihli kararında ifade edildiği üzere buradaki amaç şu şekildedir. Yasama dokunulmazlığına 83. maddede yer vermekle yürüttüğü amaç, yasama görevini yürütenlerin, bu görevi her türlü kaygı ve baskıdan uzak olarak güvenceli bir biçimde ve gereği gibi yapmalarını sağlamaktır. 83. maddenin 2. fıkrası değişmiştir fakat bu yani “sorumlu tutulmama kuralı” değişmemiştir. Şimdi benim sorum; “bu durum veya bu kural Türkiye’de nasıl yorumlanmaktadır?” Birincisi, beyanlar parlamento dışında verildiğinde spesifik prosedür var mıdır? O oturumdaki başkanlık divanının tespiti üzerine başka bir karar alınmadıkça mıdır? Şayet parlamento dışındaki konuşmaların bu güvence kapsamında olduğuna dair her zaman spesifik bir karar var ise başvurucunun durumuna ilişkin böylesi kararlar alınmış mıdır? Ve yine görüşlerin dışarıda tekrar edilmesi ve açığa vurulması nasıl yorumlanmalıdır? Tüm cümleler aynı tekrar mı olmalıdır yoksa genel tekrar da olabilir mi? Bu durum nasıl yorumlanabilir? Ayrıca şayet bahse konu madde beyanlar ile ilgili ise bunun kapsamı tweet ve diğer sosyal medya forumlarına da uygulanmakta mıdır? Bir sorum bu kadardır. İkinci sorum, hükümetin öngörülebilirlik 83. maddenin 2. fıkrası anayasa değişikliği ile ilgili yakından takip ettim. Sizi doğru anlamak için şu soruyu sormak istiyorum: Öngörülebilirlik ile ilgili usul güvencesini dahil etmiyorsunuz değil mi? Ve son sorum da kanıtla ilgili: terör örgütü üyeliği ve kin ile ilgili iki farklı suç olduğunu anlıyorum. İkinci suç yani terör örgütü üyeliği bakımından merak ettiğim, bu şüphe hangi suç unsurlarına dayanmaktadır?” Başvurucu savunmasının 32. paragrafında bu şüphenin sadece aşağıdaki gerekçelere dayandığını iletmektedir. Okuyorum; “HDP tarafından atılan bir tweet ile PKK’li Murat Karayılan tarafından atılan bir tweet, ki hesabın sahte olduğu kanıtlanmıştır, arasındaki benzerlik”. Şimdi iki şeyi merak ediyorum; bu gerçekten sahte bir hesap mıydı ve bu şüphenin dayanağı nedir
 
'''Bir hükümet neden AİHM’in 17 yargıcı önünde ucuz, pespaye bir yalana başvurma gereği duyar?'''
 
Yani 31. fezlekenin gerekçesi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla ilgili mahkeme heyeti soruyor; diyor ki “elinizdeki tek delil bu muydu” daha doğrusu örgüt üyeliği bağlantısının nedeni bu muydu? Hükümet 83/1 sorusu yani mahkemenizin ilk uydurmasının ilk anından itibaren belirttiğimiz, avukatlarım ve benim ısrarla sorumsuzluk diye tabir ettiğimiz Meclis içinde yapılmış konuşmalarımızın dışarıda tekrarından oluşan bütün konuşmaların ayıklanması talebimiz mütemadiyen 1 değil 2 değil 3 değil 3’ten fazla defa tarafınızdan ara kararlarla reddedildi. Peki, hükümet adına bu soruya cevap veren Adalet Bakanlığı temsilcisi ve çuvalla para verip Almanya’dan getirdikleri yerli milli Alman profesör, hukukçu profesör ne dedi biliyor musunuz? Dedi ki; “Başvurucunun Anayasa 83/1. maddeye dair hiçbir aşamada talebi ve itirazı olmamıştır.” Şimdi bir hükümet neden AİHM’in 17 yargıcı önünde ispatlanması çok basit bir yalana başvurma gereği duyar? Neden yalan atar bir hükümet? 3 dakika sonra ortaya çıkmış çünkü avukatlarım hemen biz defalarca itirazda bulunduk, evraklarını hemen çevirtip mahkemeye ibraz edeceğiz, mahkeme de tamam bekliyoruz demiş bu itirazlarınızı. Neden bir hükümet yalana sığınır? Bakın sizin adınıza orada savunma yapıyorlar, diyorlar ki Demirtaş 83/1 itirazını hiçbir aşamada belirtmedi. Oysa savcılıkta, duruşmada, Anayasa Mahkemesinde ve AİHM’de her aşamada ilk itirazımız budur. Kapsamlı, detaylı. 18 veya 28 bilemiyorum CD’yi siz bizzat Meclis’ten istediniz, anlatmama gerek yok. Talebimi reddettiniz, dediniz ki; biz sorumsuzluk incelemesi yapmıyoruz, bakmayacağız. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, birkaç yıl sonra yüzüncü yılını dolduracak bir cumhuriyet adına bir devlet adına 17 ülkenin en üst düzey yargıcı önünde gözlerinin içine baka baka ucuz, basit, pespaye bir yalan söyledi. Neden? Az önce anlatmaya çalıştığım kaos düzeni, tek adam düzeni nedeniyle devlet yok çünkü. Ortada bir devlet ciddiyeti yok, kimsenin birbirinden haberi yok, kurumlar işlemiyor.
 
'''Her şey Saray’a bağlı, Saray’ın da bir tane hedefi var: Demirtaş’ı suçlu göstermek'''
 
O anda akıllarına gelen ilk yalan neyse onu söylüyorlar. Kimsenin birbirinden haberi yok kimse ne hesap sorabiliyor ne bilgi belgeyle ilgili takibat yapabiliyor. Her şey Saray’a bağlı. Saray’ın da bir tane hedefi var: Demirtaş’ı suçlu göstermek. Gözlerinin içine baka baka yalan söylüyorlar. Bariz yalan söylüyorlar. İkinci, Murat Karayılan tweeti. Biz sahte olduğunu iddia ediyoruz, mahkemeniz araştırılmasına bile gerek duymadı. O kadar bariz sahte ki bu hesap, ben araştırmaya bile gerek duymuyorum diyor hükümet çünkü etkili olamayacak araştırmıyoruz diye ara kararınız var. Hükümet diyor ki bu hesap araştırılmıştır ve gerçek olduğu anlaşılmıştır. Bak niye böyle bir yalan söylüyor hükümet ya? Hani karşılarındaki AKP’nin talimatıyla çalışan savcı olsa anlarım. 17 ülkenin seçme yargıcı bunlar yahu! Benim babamın çocukları değil, sizin akrabanız değil, benim taraftarım onun da yandaşı değil.
 
'''Hükümet AİHM’e savunma sunarken ya da savunmalarına cevap sunarken yalan söylüyor'''
 
Şimdi başka bir yargıç bir soru daha sormuş. Burada konuştuğumuz tartıştığımız herşey ileriki aşamalarda yargılamanın konusu başlığı haline gelir diye bu soruları özellikle o yüzden tutanağa geçirmek istiyorum. Diyor ki AİHM yargıcı “İlk sorum başvurucuya. Hükümet müvekkilinizin kendisinin tutukluluğu hakkında karar veren mahkemeye çıkmayı reddettiğini iddia etmektedir. Şayet durum böyle ise başvurunun bu tutumu yargılamanın toplam süresi içindir. Yani hükümet AİHM’e savunma sunarken ya da savunmalarına cevap sunarken bir yalan daha söylüyor.” Diyor ki Demirtaş’ın kendisi mahkemeye çıkmayı kabul etmiyor. O yüzden tutukluluğu sürüyor. Bariz yalan. Oysaki ben mahkemeye çıkabilmek için tam 16 ay bekledim. 16 ay sonra siz huzurda bulunmak istediğimi önceden bildirdiğim bir hale rağmen SEGBİS’le savunmaya zorladınız. Ben de bizzat katılmak istediğimi belirterek SEGBİS’le çıkmadım o zaman. Bu bundan ibaret ama hükümet yine bu konuda çarpıtarak aleni yalan söylüyor. Diyor ki Demirtaş kendisini tutuklayan mahkemeye çıkmayı kabul etmediği için süre uzadı.
 
'''Her şey dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor'''
 
Aynı yargıç hükümete soruyor bu defa başka bir şey soruyor. Burada da bizim hükümete sunduğumuz belgelere dayanarak soruyor soruyu. Dikkat edin, dedim ya her şey dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. AİHM yargıcı da aşağı yukarı Türkiye'de neler gerçekleştiğini bu tartışmalardan rahatlıkla öğrenebiliyor. Sorusu şu bakın. “Dolmabahçe Mutabakatı’nın yayınlanmasından kısa bir süre sonra (Yani hükümet yetkililer ile partim HDP yetkililerinin Şubat 2015’te Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelerek açıkladığı ve İmralı çözüm sürecinin neticelendirildiğini gösteren mutabakat metnini kastediyor.) Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir hükümetin terör örgütüyle herhangi bir anlaşmaya varmasının söz konusu olamayacağını söyledi. 7 Haziran genel seçimlerinden birkaç hafta önce Başbakan Yardımcısı Sayın Akdoğan basına şu demeci verdi. Şayet HDP barajı geçerse ki bunun anlamı parlamentoda temsil edilmesidir ve AKP hükümeti iktidarı kaybederse çözüm süreci olmayacaktır. Muhalif bir siyasi parti ile yürütülen çözüm sürecinin temsilcilerinin barajı geçmemesi koşuluyla yapıldığı anlamına mı gelir? Böylesi beyanatlar serbest seçim bağlamında nasıl yorumlanmalıdır?” Yani hakim sorusuyla şuna dikkat çekiyor. Çözüm sürecinin bitirilmesiyle HDP’nin ve başvurucunun suçlanması bağıyla ilgili ne düşünüyorsunuz. Birileri istediği kadar kafasını deve kuşu gibi kuma gömsün. Her şey belgeleriyle süreçte ortaya çıkmış, efendim gelişmeleriyle kayıtlara geçiyor ve bir gün yüzleşmek için yargı önünde hesaplaşmak için de süresini zamanını bekliyor.
 
'''Bu kadar pespayelik olmaz'''
 
Bize yönelik sorulan sorulara hukuki temsilcilerimden, avukatlarımdan sevgili Kerem Altıparmak yine bu duruşma salonunda avukatlığımı yapan avukatlardan Ramazan Demir, Benan Molu savunmalarını yapıp cevaplarını vermişlerdir. Burada uzun uzun anlatmama gerek yok ama verilen cevaplar sonrası bir hakim ikinci defa soru sorma ihtiyacı duyuyor ve şunu soruyor tekrar. Yine aynı yargıç tekrar soruyor. “83’üncü maddenin birinci fıkrasıyla ilgili sorumu biraz netleştirmek istiyorum. Zira anladığım kadarıyla başvurucu bu hususun hem mahkemede hem de AYM nezdinde dile getirildiğini iddia ederken hükümet dile getirilmediğini söylüyor. Peki bunu bize açıklamak için mahkemeye sunacağınız herhangi bir kanıt var mı?” Kanıtın olduğunu da biliyor. Kanıt sunulması için de avukatlarıma mahkeme başkanı süre veriyor. Kanıt da zaten sizin SEGBİS tutanaklarınız. Ara kararlarınız. Sadece sizin mahkemenizde değil yargılandığım her mahkemede kovuşturma, soruşturma aşamalarının tamamında 83/1 itirazı yaptık. Ama hükümet yalan söylüyor. Ben şahsen utandım, avukatlarım duruşma çözümlerini bana getirince ben utandım. Ya bu kadar da pespayelik olmaz ya dedim bir hükümet adına. Tamam, beni suçlayın işiniz o, orada da nasılsa ortaya çıkacak bariz yalanlar söyleyebilirsiniz. Neden söylerler. İspatlamaya devam edeyim.
 
'''‘Sadece güçlü birer yıkıcı olanlar hiçbir zaman büyük birer insan olamaz’'''
 
Nasıl bir düzen kurulmaya çalışılıyor ve neden 18’inci Madde siyasi saiklerle işletiliyor anlatmaya devam ediyorum. Size şimdi sunacağım örnekler afaki örnekler de değil. Somut. Bakın Sebastian Haffner’in Hitler Üzerine Notlar diye bir kitabı var. Küçük bir kitap, bu kitaptan birkaç alıntı ile şu anda kurgulanmakta olan sistem arasındaki birebir benzerlikleri ortaya koyayım ki neden 18’inc Maddede kastettiğim ihlal siyasi saik ihlalidir. Diyor ki “Onu (yani Hitler’i) büyük insan olarak adlandırmak muhakkak ki zor geliyor insanlara. Ve bu çok anlaşılır bir durum. Sadece güçlü birer yıkıcı olanlar hiçbir zaman büyük birer insan olamaz. Biliyoruz ki Hitler güçlü bir yıkıcı olarak rüştünü ispatlamıştır. Ve icraatları açısından ağır bir kof olduğunu ve hiç şüphesiz sadece yıkıcılıkla değil her konuda kanıtlamıştır.” Yani Hitler’den söz ederken bir dikta rejimi, tek adam rejimi anayasayı askıya almış, anayasasızlık ve kaos düzenini örgütlemeye çalışmış bir liderin yıkıcılığından söz ediyor. Bir başka yerde şunu söylüyor. Bakın Hitler 38 Kasım’ında Alman gazetelerinin baş yazarlarına verdiği demeçten alıntı yapıyor. Hitler’in konuşması bu, diyor ki “Şartlar beni yıllar boyunca sadece barıştan söz ettirmek zorunda bıraktı.” Yani Hitler pişmanlık duyuyor. Şartlar diyor, yıllarca boyunca beni sadece barıştan söz etmek zorunda bıraktı. Tıpkı bizdeki gibi uzun yıllar barış görüşmeleri ve barış süreçleriyle kamuoyunu mecburen, kerhen, zorunlu olarak oyalaması gibi. Devam ediyor Hitler, “Sadece Almanların barış iradelerini barışçıl niyetlerini durmaksızın tekrarlayarak Alman ulusuna silahlanma imkanı verdim ki o da bir sonraki adımın ön koşulu olarak elzemdi. Bu şekilde seneler boyu sürdürülen barış propagandasını da sakıncalı tarafları var tabii. Çünkü birçok insanın beyninde bugünkü rejimin her koşulda sulhu korumak kararı ve iradesiyle özdeşleştiği düşüncesinin kolaylıkla yerleşmesine neden olabilir. Bu durum sadece bu sistemin kendisine koyduğu hedefin yanlış değerlendirilmesine neden olmaz daha da önemlisi Alman ulusunun uzun vadede mağlubiyeti kabullenmesine yol açabilecek ve bugünkü rejimin başarılarını onun elinden alabilecektir. Şimdi bütün o barış söylemi ve sürecinin tamamını Almanları silahlandırmakla, savaşa hazırlıkla geçirdi Hitler. Hitler’in 1938’de bir halefi yoktu. Kendisi iktidardan düşse ya da yaşamını yitirse yerine gelecek kimse yoktu. Bir halefin seçilmesine yön verecek bir anayasa da yoktu ortalarda. Keza bir halef ortaya çıkaracak tartışmasız haklara sahip herhangi bir kurum da yoktu. Anayasa çoktan kalkmış ama yerine bir başka anayasa konmamıştı. Dolayısıyla devlet aygıtı kendisine bir reis seçme imkânlarından yoksundu.
O devletin bir numaralı hizmetkarı olmak istemiyordu. O, Führer, mutlak efendi olmanın peşindeydi ve kesinlikle doğru olan şu tespiti yapmıştı: Mutlak iktidar sağlam ve işleyen bir devlet yapılanmasında değil sadece sağlam ve dizginlenmiş bir kaos ortamında mümkündür. İşte bu yüzden de daha en başından devleti bir kaosla ikame etmişti. Napolyon’la yapılacak bir karşılaştırmada Hitler’in durumu öğretici olacaktır. Napolyon da tıpkı Hitler gibi fatih olarak başarısızdır ama bir devlet adamı olarak icarratlarından birçoğu muhafaza edilmiştir. Kapsamlı kanunlar, eğitim sistemi, vilayet ve valileriyle yönetim sistemi, onun eseri ve katı devlet yapılanması ile bugün mevcudiyetini sürdürmektedir Fransa’da. Hem de devlet şeklinde o günden bugüne yaşanan bütün değişikliklere rağmen. Hitler bir devlet yapılanması oluşturamamıştır ve onun on sene boyunca Almanları etkilemiş, dünyanın nefesini kesmiş icraatları kalıcı bir öneme haiz değildir ve iz bırakmamıştır. Sadece bir felaketle sonuçlandıkları için değil zaten hiçbir zaman bir nihailik düşünülerek gerçekleştirilmedikleri için de öyledir. Hitler salt icraat performansı açısından Napolyon’dan daha güçlü bir atletti ama hiçbir zaman bir şey olamamıştır: o da devlet adamı.”
 
'''Bu davalar aracılığıyla kurulmasına yardımcı olduğunuz sistem tek adam rejimi'''
 
Kurulmak istenen, sizlerin de elbirliğiyle, bu davalar aracılığıyla yardımcı olduğunuz sistem, aşağı yukarı Hitler Almanya’sında kurulmak istenen tek adam rejimi. Bugünkü uygulamalara uzun uzun örnek vermeyeceğim ama heyetinizi birkaç dakika çok dikkatli dinlemeye davet ediyorum. Okuyacağım şeyler çok önemli. Gönül gözüyle dinleyin. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak dinleyin. Az önce Hitler’le ilgili okuduğum metinden sonra bunu dikkatle dinleyin. Bu metni yazan da Anayasa hukuku hocamız Kemal Gözler. Yakın zamanda yayınlandı bu metin. Belki sizler de okumuşsunuzdur, fırsatınız olmamışsa okumanızı tavsiye ederim. Kemal Gözler hoca, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin uygulamadaki değeri diye bir raporu bir buçuk yıllık bilanço şeklinde yayınlamış. Burada hiçbir ideolojik tartışmaya girmeden yeni rejimin, yeni yönetim sisteminin işleyişiyle ilgili objektif tespitler yapmış, hem anayasa hukuku hem de idare hukuku açısından. Çok önemli tespitler var ama bizi ilgilendiren birkaç tespiti sizlere okumak istiyorum. Az önce bahsettiğim Hitler’in kurduğu ve devletin yerine ikame ettiği kaos düzenini de unutmadan bunları dinleyin.
 
'''Bir yandaş rektör olsun diye 2 yasama faaliyeti, 1 idari faaliyetle değişiklikler yapılıyor'''
 
Çok sayıda tespiti geçerek buraya geliyorum. Nuri Aydın isimli şahsın rektörlüğe atanma süreci. Bakın ataması nasıl yapılmış. Nuri Aydın, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış olmalı ki rektör olarak atanabilsin. Kanunlarda böyle bir şart var. Bir profesör üç yıl görev yapmadan rektör olarak görev alamaz. ‘Devlet ve vakıf üniversitelerine rektör Cumhurbaşkanınca atanır’ şeklinde ilgili madde bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle değiştirilmiş. Yani üç yıllık rektör olma şartı madde metninden çıkarılmış. Bu şart kaldırıldıktan 5 gün sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğüne Prof. Dr. Nuri Aydın atanmış. Neyle? Cumhurbaşkanlığı kararıyla. Diyebilirsiniz bu Cumhurbaşkanının yetkisine verilmiş, 3 yıl şartını kaldırır, iyidir güzeldir bu siyasi bir tartışma olur. Ama burada bitmemiş bu rektör atandıktan, yani 3 yıl şartı kaldırılıp atandıktan hemen sonra yeni bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden üç yıllık şartı getirilmiş. Yani sırf bu rektör için bu şart birkaç günlüğüne kaldırılmış, bunun için iki tane Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve bir de Cumhurbaşkanı kararı yayınlanmış, ki bunlar parlamentonun yetkilerini gasp eden bir tür yasama faaliyeti aslında ama yeni sistemde bu var. Parlamentoya rağmen bu tür yasal değişiklikler yapabiliyor Cumhurbaşkanı. Yasama faaliyetini gasp etmiş. Üç tane, iki yasama faaliyeti bir tane idari faaliyet sadece bir kişi için yapılıyor. Neden? Yandaş birini İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa’ya rektör yapabilmek için. Diyebilirsiniz ki belki Cumhurbaşkanı bunu çok seviyor. Lise arkadaşıdır, çünkü kendisini üniversite arkadaşı yok, üniversite okumadığı için üniversite arkadaşı olmadığını biliyoruz. Buna çok özel bir torpil geçmiş.
 
'''Profesörlüğü olmayan Yusuf Tekin Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle rektör oldu!'''
 
Diyebilirsiniz ki, devasa ülke yöneten Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisini de yönetiyor, bir tane de bunu yapmış, olsun. Ama bir tane değil, bir daha yapmış, aradan birkaç ay geçmiş Yusuf Tekin adlı kişinin rektör olarak atanma sürecine başlanmış. Hatta Yusuf Tekin’in bir problemi daha var; üç yıllık profesör olma şartını bir yana bırakın henüz profesör değil. Peki ne yapmışlar? Bu adam doçent. Bir buçuk ay içinde, sadece 44 gün içinde... Müsteşar yardımcısıymış bu adam, müsteşarlık görevinin son ermesi, kendisi için profesörlük kadrosunun ilan edilmesi, kadroya kendisinin başvurması, jüri üyelerinin seçilmesi, jüri üyelerinin raporlarının vermesi, üniversite yönetim kurulunun teklif etmesi, rektörün Yusuf Tekin’i profesörlüğe ataması, rektörlük için üç yıllık şartının yeniden kaldırılması ve Yusuf Tekin’in rektörlüğe atanması... Bunların hepsi 45 gün içinde gerçekleşmiş. Yani Yusuf Tekin’i rektör yapabilmek için iki tane üniversite, akademi dünyası pespaye olacak şekilde devreye girmiş, ilana çıkmışlar, adamı hızla, dünya tarihinde görülmemiş bir hızla profesör yapmışlar. Jüri toplanmış, mülakatlar yapmışlar, rapor hazırlanmış, elden takdim yapmışlar. Adamı profesör yapmışlar fakat yine rektör olamıyor çünkü üç yıllık şart var. Kolay, bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi daha çıkarıp adamı rektör yapmışlar. Yusuf Tekin, rektör olarak atanmış, arkasından yeniden yine bir kararnameyle üç yıllık şart getirilmiş. Şu anda rektör olarak atanmanız için üç yıllık şart yine yürürlükte. İstediği zaman kaldırır, birkaç saatliğine kaldırıp yeniden getirebilir.
 
'''Toplam 55 kararnamenin 31’i, geri kalan 24’ünü düzeltmek amacıyla çıkarılmış'''
 
Çok sayıda örnek devam ediyor ama çok ilginç bir istatistik var bu raporda. Bir buçuk yıl içinde 55 tane Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılmış. Bunların 24 tanesi Cumhurbaşkanı Kararnamesi olarak herhangi bir yeni düzenleme içerirken 31 tanesi bu 24 tanesini düzeltmek için çıkarılmış. Yani 24 kararnamenin hepsinde hata ve yanlışlık olduğu için 31 tane yeni kararname çıkarıp 24 tane düzeltme kararnamesi yayınlamışlar. Çünkü ortada devlet yok. Kanundan, hukuktan, idare hukukundan, anayasadan, bürokrasiden anlayan personel yok. Tamamı tasfiye edilmiş. Ne yurt sesini çıkarabilmiş ne de bu rektörler sesini çıkarabilmiş, istisnasız, sıfır.
 
'''Korkudan tir tir titreyen bir akademi var'''
 
6 ay boyunca harç belirlenmeden oturmuşlar yerlerine, korkudan seslerini çıkaramamış. Bunlar rektör olmuş, profesör, akademi dünyası bunlar. Az önce belirttiğim şekilde rektör olan tipler işte. 6 ay sonra Kemal Gözler, bu hoca, bir makale yazmış. Demiş ki; “Ben mi gözden kaçırdım, yoksa, Cumhurbaşkanının sorumluluğu ve yetkisi dahilinde olan bir husus, tarihimizde ilk defa yapılmadı. Bu sene harçlar belirlenmediği için üniversite harç toplayamıyor, öğrenciler bu durumdan memnun tabi ki, keşke harçlar kaldırılsa” diye. Sonuçta "ne kadar ödeyeceğiz" diyen öğrenciler de bilmiyor. Ama sorabilen kimse yok. Buna cesaret edebilen kimse yok. Korkudan tir tir titreyen bir akademi var. 6 ay sonra Kemal Gözler Hoca’nın yazması üzerine Saray'ın aklına geliyor ve bir kararname çıkarıp, 6 ay öncenin yürürlük tarihi yazıp, yayımlayıp, harçları ödetiyor. Ve üniversiteler de nefes alıyorlar, "oh yarabbi şükür, belirledi artık, harçları toplayabiliriz" diye. Neden? Ortada devlet yok. Hiçbir kurum işlemiyor çünkü.
 
'''Akademi bu haldeyken Saray arsalaraarsaları peşkeş çekme derdindeymiş'''
 
Peki, bu harçları unutan, harçların bile belirlenmesini unutan, hatta bazı rektörlükler boşaldıktan 6 ay, 8 ay, 9 ay, 2 ay, 3 ay geçmesine rağmen rektör atamayan, atayamayan, bulamayan “Saray” bakın ne ile uğraşmış? Aynı rapordan okuyorum. Bütün bunları yapmayan, yapamayan Saray şunu yapmış; “14 Kasım 2018 tarihli resmi gazetede yayımlanan 13 Kasım 2018 Tarihli 342 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı, İzmir ili Bornova ilçesi, Ergene Mahallesi, 1959 metrekare yüzölçümlü, 14.049 Ada, 1 numaralı parsele ilişkin etkinlik uygulaması ve imar planı değişikliğinin onaylanması. İki dönüm değil, 1959 metrekare." Yani üzerine bir apartman çıkabileceğiniz bir arsadan söz ediyoruz. Bunun imar planlaması uygulaması için Cumhurbaşkanlığı kararı çıkarılmış. Bornova’da 2000 metrekare bir arsa için.
 
'''Erdoğan, Anayasal sistemi tasfiye edip kaos düzeni kurmak istiyor'''
 
İşte kurulan sistem bu. Kaos düzeni bu. Ortada bir kurum yok, yargı yok. İyi veya kötü ortada işleyen bir yargı vardı, artık yok. İyi veya kötü işleyen bir bürokrasi vardı, artık yok. Her şey Tek Adam'a bağlı. Tek Adam ne partisini yönetebiliyor ne devleti yönetebiliyor. Bunun zekayla, kapasiteyle alakası yok. Bana da bağlasanız yönetemem. Siz de yönetemezsiniz. Ama Erdoğan’ın tam da kurmak istediği sistem bu işte. Kaos düzeni. Kaos içerisinde, oldu bittiyle her şeyi yapabilmek. Hiçbir şeyi yaptırmamak. Kendisinden ve etrafından hesap soramaz hale getirmek, muhalefeti tümden şok teorisi, şok doktrini ile etkisiz hale getirmek. Bunun adı Anayasal sistemin tasfiye edilmesidir. Bunun adı “bir tür devleti ele geçirme operasyonudur.” Ve bu operasyona HDP’ye yönelik kapsamlı tutuklamalarla düğmeye basılmıştır. Dokunulmazlıkların kaldırılması bunun bir aşamasıdır. Tutuklanmamız bir aşamasıdır. Diğer muhalefet üyelerinin, insan hakları savunucularının, gazetecilerin tutuklanması bu amaçladır. Darbe gerekçesinin arkasına sığınarak, muhalif yayınların, gazetelerin, televizyonların, internet sitelerinin kapatılmasının amacı budur. Üç yıldır avukatlarımla birlikte size anlatmaya çalıştığımız ve sizin koruduğunuz, sizin devletin bekası diyerek “Demirtaş içerde kalmalı, yoksa devletin bekası için tehdit olur" gizli saiki budur. Korktuğunuz beka budur. Bu bir kaos düzenidir. Irkçılığa, faşizme, ranta, hırsızlığa, talana dayalı bir düzendir.
 
'''Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve yardımcıları ikinci tutuklamayı bizzat örgütledi'''
 
Bakın devam edeyim. Benimle ilgili bu operasyonun bizatihi yürütücüsü olan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, Başsavcının kendisi ve yardımcıları, bu operasyonun bir parçası haline geldiler. Nasıl? İkinci tutuklamayı bizzat örgütleyerek. Şimdi dedim ya, bir sürü itirafçı geliyordur veya pişmanlık için geliyordur. Aralarında hakim var, HSYK üyesi var, yüksek yargı üyesi var. Efendim "bu insanlar onursuzdur" demiyorum. Pişmanlık duymuştur ve gelip belirtiyorlar. Size diyorum ki, daha bugünden pişmanlık duyanlar var, anlatanlar var, bugünden. İkinci tutuklamanın nasıl yapıldığının bütün detaylarını biliyorum. Bütün detaylarını biliyorum. Bulunduğum yüksek güvenlikli bir cezaevinden biliyorum. Ama günü gelecek. Başsavcı Yüksel Kocaman ve Hüseyin Bey (Soyadını bilmiyorum) bu operasyonun bizzat örgütleyicisidirler, haklarında arkadaşlarım suç duyurusunda bulundular. Biz HSK’ya göndereceğiz. Yarın öbür gün hukuk önünde hesabımızı göreceğiz.
 
'''Bir başsavcı Cumhurbaşkanı ile görüştüyse ne görüştüğünü açıklamak zorunda '''
 
Kimdir peki bu başsavcı? Kayıtlara geçsin. Yarın AİHM’de yeni bir dava konusu olacak. Dava esastan tekrar gidecek oraya. İkinci tutuklama, tekrar gidecek oraya. Bakın, örneğin; 22 Kasım 2018, AİHM’in benimle ilgili kararı açıkladığı gün. Başsavcı Saray'da, AKP’nin Genel Başkanı ile yanyana çekilmiş fotoğrafı, kendi sosyal medya hesabından ve Saray'ın sosyal medya hesabından yayınlanmış. AİHM’in kararının açıklandığı gün. Ertesi gün kararın uygulanmadığını sizin ağzınızdan duydum. Duruşmada da yok. Ve Adalet Bakanı da, Dışişleri Bakanı da bizatihi çıkıp bu kararı uygulamayacaklarının, kesinleşmenin bekleneceğini söyledi. Kararı tanımadığını da AKP Genel Başkanı ilan etti. Duruşmaya çıktığımızda da siz de bunun aynısını hukuki terimlerle birebir gerekçenize yazdınız.
Peki Yüksel Kocaman bundan ibaret olsaydı dile getirir miydim? Hayır tabi ki. Görüştü Cumhurbaşkanıyla ne yapalım yani, hakimler de Saray'a gidiyor. Adli yıl açılış törenine hepsi gidiyor. O da gitmiş, tebrik vs. Fakat Yüksel Kocaman memleketi Zonguldak’a gidiyor. Örneğin; Yeni Adım gazetesi, Zonguldak yerel gazetesi, 25 Ekim 2018 tarihinde, şu haberi geçiyor; “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, AKP Zonguldak milletvekilleri Polat Türkmen, Ahmet Çolakoğlu ve Hamdi Uçar’ı makamlarında ziyaret ediyor. Yüksel Kocaman, Milletvekili seçilmeleri nedeniyle Polat Türkmen, Ahmet Çolakoğlu ve Hamdi Uçar’a hayırlı olsun dileklerini iletip, başarılar diledi. Polat Türkmen, Ahmet Çolakoğlu ve Hamdi Uçar ise ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek Yüksel Kocaman’a teşekkür ettiler." Üç AKP milletvekili ve Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, diyebilirsiniz ki; “Kendi memleketinden seçilmiş milletvekillerini tebrik etmiş ne olacak?” İyi de, iki tane de CHP milletvekili seçilmiş Zonguldak’tan. Onları ziyarete gitmiş mi? Hayır. Buna da kılıf bulabilirsiniz. Dersiniz ki “bir Savcı, Milletvekili ile görüştü diye suç mu işlemiş olur kardeşim?” olmaz, suç değil. Fakat aynı ziyarette Devrek’e yaptığı, kendi memleketine, 30 Mart seçimleri sürecinde kendi ilçesine yaptığı ziyaretteki fotoğrafta kimler var? Ona bakın. AKP’nin adayı Sezai Büklü, yani bu adam Belediye Başkan dayı. AKP’nin Devrek Belediye Başkan Adayı. Seçim kampanyasını ziyaret etmiş ve bir de fotoğraf çekmişler. Seçim kampanyasında. Ortadaki Ankara Cumhuriyet Başsavcısı.
 
'''Devran dönüyor, hesap vereceksiniz'''
 
Etrafındakiler de AKP yöneticileri gitmiş AKP belediye başkanını ziyaret etmiş. Diyebilirsiniz ki “ya belediye başkanını başsavcı ziyaret eder”. Doğru, karşılıklı bir ziyaret edilir ama CHP’li belediye başkanı da var. “Onu ziyaret etmemiş” yahut diyebilirsiniz ki “sevmiyor onu”, peki, sevmesin onu fakat ziyarette AKP ilçe başkanıyla ilçe yöneticisi var! Bunlar hangi yetkili de yanlarında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı var? Bu fotoğrafları gizli arşivlerden bulmadık sosyal medya hesaplarından bulduk. Zonguldak yerel medyasında yayınlanıyor. Bu adam beni tutuklatan operasyonu yönetiyor. Ailesi AKP’li; gizlemiyor, saklamıyor. Bir kumpas davasıyla, bir nifâ soruşturmasıyla zanlı olmadığım, efendim ne deniyordu hukukta şüpheli olmadığım bir dosyada beni yasadışı bir şeyle şüpheli ilan ediyor. Aynı şekilde eş başkanım Figen Yüksekdağ’ı şüpheli ilan ediyor. Dikkatinizi çekerim kamuoyu duysun diye söylüyorum; o gün nöbetçi olmayan bir sulh ceza yargıcını hastanedeyken hastanede telefonla arayıp acele geleceksiniz deniliyor. Bu yargıç hastanede, hastane kayıtları var, nöbetçi değil. Geliyor ben ve Figen Yüksekdağ’a tutuklama kararı çıkarılıyor ve tutuklama kararı çıkarılana kadar kendisi Ankara Adliyesini terk etmiyor. Yüksel Kocaman ancak tutuklama kararı çıkınca adliyeden ayrılıyor. Derdin ne senin? Ben biliyorum derdini de ama senin o güvendiğin saraydan büyük Allah var Yüksel Kocaman. Devran dönüyor, dönüyor, devran dönüyor. Halk var halk, millet var. O sandık kurulduğu gün o güvendiğiniz dağlara kar yağacak. Bunların hepsinin hesabını yargı önünde vereceksiniz. “Biz Demirtaş’ı içeri attık Figen’i içeri attık, İdris Balukeni içeri attık. Oh iyi yaptık, yalandık birilerine oh keyif kebap Zonguldak’da da istediğimiz her şeyi yaparız. Hem AKP çalışmalarına katılırız, HDP’lileri de tutuklatırız. Her şey kapanır gider”. Yok öyle bir dünya! Bunların hepsinin hesabı hukuk önünde verilecek. Günü gelecek…
Tayyip Erdoğan rejiminin tek faydası ne biliyor musunuz? O yenildiğinde onun etrafındakilerin tamamı yenilmiş sayılacak. En güzel yanı budur. Ona güvenen herkes yenilmiş sayılacak. Onunla birlikte hareket eden herkes o seçimde yenilmiş sayılacak ve hukuk işlemeye başlayacak. Öyle bir itirafçılar çıkacak ki, pişmancılar... Demirtaş boş konuşmaz geçmiş konuşmaları vardır. Her biri birer birer çıkıyor. Öyle bir pişmancılar çıkacak ki bu dosyaları kim kime nerede fısıldadı nerede konuşuldu ne yapıldı sorumlusu kimdi ve günü geldiğinde milletvekilleri gerektiği yerde müdahil sırasına oturacak. Tek tek anlatacağım, belgeleriyle, kanıtlarıyla... Sabırlıyım ben sabrediyorum çünkü kaybetmiyoruz kazanıyoruz.
 
'''Biz demir leblebiyiz, bizi çiğnedikçe dişlerin dökülür dedik, Ankara, İstanbul, Adana, Antalya döküldü'''
 
Şunu demiştim ben, çok iyi hatırlıyorum grup toplantısında; “Recep Tayyip Erdoğan, bizi başkalarıyla karıştırma, biz demir leblebiyiz, bizi çiğnedikçe dişlerin dökülür. Yapma" demiştim. Peki, kendisi çiğnemek istedi, şimdilik Ankara dişinde döküldü İstanbul dişinde döküldü, Adana döküldü, Mersin döküldü, Antalya döküldü. Döküldü de döküldü. Tek dişi kalmış canavara dönüştün, artık bir dişin kaldı. Onu da sabretme metanetini göstereceğiz, güvendiğimiz bir halk var, arkamızda milyonlar var. Türkiye toplumunun bütün ezilenleri var, yoksullar var, emekçileri, namuslu insanları var. O dişini o gün çekeceğiz. Sandık kurulana kadar. Son olarak hukuk işlemine başladığında ülke nefes alacak.
 
'''Vallahi yıkılmayan iktidar yok tarihte'''
 
Ben bugün "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 18. maddesini ihlal ediyorsunuz" derken tam da buna dayanarak söylüyorum; bu saikle, bu amaçla yapıyorsunuz. Koruduğunuz, kolladığınız sistem ya da sistemsizlik, düzensizlik kaos tam olarak budur işte. Bunun hiçbir kimseye bir güvence oluşturmayacağını, hiç kimseyi kurtaramayacağını buradan söyleyeyim; ölürüm kalırım tutanaklara geçsin. Bunun hesabı sorulacak. Yargı işleyecek, hukuk işleyecek yok öyle yağma. "İstediğimi yaparım, istediğim kararı alırım, AKP çalışmalarına katılırım, ondan sonra gelir HDP'lileri, Demirtaş’ı, Figen’i de sıfırlatırım, operasyon çekerim, kimse de bana bir şey yapmaz, arkamda Saray var" demek. Vallahi yıkılmayan iktidar yok tarihte. Sultan Süleyman da gitti Büyük İskender de. Kanuni Sultan da gitti Fatih de Napolyon da gitti George Washington da Erdoğan da gider. Tarihte İsa'dan sonra diye bir şey var İsa’dan sonra; Tayyip’ten sonra diye bir şey olmayacak mı? İsa gitti İsa’dan sonra oldu AKP sonrası da olacak. Bugün yarın, 1 sene 5 sene hiç fark etmez. Tarihte 3-5 sene azdır ama o gün geldiğinde yüzleşme, hesaplaşma, demokrasi adına hukukun üstünlüğü adına çok net olacak. Siz bilirsiniz, boyun eğdik mi bugüne kadar, eğmedik tek bir arkadaşım gözünü kırptı mı içeride, af diledi mi? Suçumuz günahımız yok nasıl böyle bir şey yaparız bundan sonra da yapmayacağız, canla başla demokrasi için özgürlükler için direneceğiz, dik duracağız. Boyun eğersek uzun sürer, dik durursak kısa sürer ben kısa süreceğine canı gönülden inanıyorum. Çünkü gelinen nokta itibariyle artık sürdürülemez bir sistem.
 
'''Hayatımız boyunca tek kuruş çalmadık'''
 
Batan geminin malları gibi saldırıyorlar her yere. Az buz değil GSMH’nin kat be kat zarara uğratıldığı konuşuluyor. Çünkü hesap soracak, sorabilecek irade yok. Denetleyebilecek Sayıştay, Danıştay yok. Parlamento, denetlemiyor. Bir savcı çıksa bunları soruştursa anında tutuklanır. İnanılmaz boyutlara ulaşmış durumda, korkunç. Hani Turgut Özal’ın deyimiyle benim memurum işini bilir. Tolere edilebilir bir rüşvet çarkından bahsetmiyorum. Devletin bütçesi kadar soygun, talan yapılıyor. Müteahhitlerce, bürokratlarca, yargı alanında korkunç boyutlarda ve insanlar açlıktan intihar etme noktasına geliyor, neden bu anlaşılmıyor? Yaptığınız işlerin hepsi buna hizmet ediyor. Büyük bir hata, büyük bir yanlış. Biz hayatımızda bu devletten bu milletten kuruş çalmadık, kuruş. Tenezzül etmedik. Böyle bir ahlaksızlık aklımıza gelmedi. Yönettiğimiz belediyelerde, eşbaşkanlıkta, milletvekilliğinde hiçbir arkadaşımız asla tenezzül etmedi böyle şeylere.
 
'''Televizyonlarda bize hakaret edip ihale alıyor'''
 
Bizim tarihimizde yolsuzluk bulamazsınız, yoktur. Akrabalarımızı belediyelerde ihalelerin peşinde koşturup, rant peşinde koşmadık. Bunları yapmayan tek bir AKP yöneticisi bulamazsınız. Yok böyle bir şey, yapıyorlar. Bir de pervasızca vatan, millet, bayrak, şehit edebiyatı yapıyorlar. Onları korumak için belediye başkanlarımızı hapiste tutuyorsunuz. Demokratları, solcuları, sosyalistleri, düzgün muhafazakar müslümanları hapiste tutuyorsunuz ve bunlar utanmazca televizyon televizyon dolaşıp bize hakaret ediyorlar. Bizi; katil, terörist, vatan haini ilan ediyorlar. Televizyondan çıkınca telefonlarında hangi ihaleyi aldık, hangi krediyle kopardık, kimden hangi rüşveti kopardık tartışmalarını yapan tipler bunlar. Yazık, yazık.
 
'''Durduramayacaksınız; biz bu ülkede kendimizi yöneteceğiz'''
 
Bu halk bana ve arkadaşlarıma güvenmişse biz bu mücadeleyi sonuna kadar götüreceğiz. Evet, adım Selahattin Demirtaş, bir işçi çocuğuyum, anamın babamın okur-yazarlığı da yoktur. Fakat ben ve arkadaşlarım bu ülkeyi yöneteceğiz. İddialıyız, kararlıyız. Büyük bir demokrasi gücü ve oyla geleceğiz ve bu ülkeyi biz yöneteceğiz. Bana bir tane değil, bin tane müebbet verseniz de durduramayacaksınız. Bir defa değil bin defa tutuklasanız beni, Figen Yüksekdağ’ı durduramayacaksınız. Gece gündüz Soylu’nun üzerimize saldırttığı gayri resmi çeteleri HDP’yi her yerde boğmaya da çalışsa durduramayacaksınız. Binamıza, kapımıza kilit de vursanız bizi durduramayacaksınız. HDP, halktır halk. HDP bir bina değildir, bir kişi, bir isim değildir. Durduramayacaksınız, biz bu ülkede kendimizi yöneteceğiz. Bağımsız yargıyı, bağımsız medyayı, bağımsız akademiyi de sağlayacağız.
 
'''Kitlesel bir paranoya haliyle talan ediyorlar'''
 
Kürt’üyle Türk’üyle el ele vereceğiz; ülkeyi yeni baştan inşa edeceğiz. Ne zaman mı? Çok yakında. İddia ediyorum çok yakında, uzun sürmeyecek. Çünkü bu kaos düzeni sürdürülebilir değil. O gün geldiğinde hep birlikte başka bir şey konuşacağız. Benim dileğim temennim o gün geldiğinde herkesin başı dik olsun. Bu işin şakası yok. Çocuk oyuncağı değil. Bütün dünya dengelerini etkileyen siyasi operasyonlar yapılıyor Türkiye’ye. Sadece Demirtaş üzerinden değil. Yargı eliyle çok önemli sonuçlar doğuran siyasi operasyonlar yapıldı ve bunlar hükümet veya devlet kazançlı çıksın diye değil; O, partisi ve etrafındaki kişiler kazançlı çıksın diye yapıldı. O güruhun tamamı birbirine bakarak şu psikolojiye girdi: Yahu bu çalıyorsa ben niye çalmayayım, o götürüyorsa ben niye götürmeyeyim. Zaten zaman az kaldı, hükümet gidiyor. Götürebildiğimiz kadar götürelim. Kitlesel bir paranoya haliyle saldırmaya başladılar. Talan ediyorlar, talan. Talan, başka bir şey değil. Buldukları her yerden rüşvet yolsuzluk akıyor.
 
'''Halk kararını vermiş, biz o günü bekliyoruz'''
 
Böyle mi gidecek, hayır. Halk kararını vermiş durumda, biz de onu günü bekliyoruz. O gün gelecek sandıklar kurulacak ve ülkenin büyük çoğunluğu bu kaotik düzene dur diyecek. Bu dava asıl o zaman görülmeye başlayacak. Siz bu aşamada hangi ara kararları ve kararları verirseniz verin, asıl dava o zaman görülmeye başlanacak. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından başlayarak, Ankara ve İstanbul Başsavcılıkları, aradaki istinaf üyeleri, bazı ağır ceza üyeleri ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, bu komploya nasıl dahil olmuşlar bunu ispatlamaya gerek yok, tutanaklar ortada göreceksiniz. Avukatlarımın mazeretini geçen celse kabul etmediniz. Savunma kısıtlama ara kararınızı geri alın. Yanımda oturan kız kardeşim avukat, Diyarbakır’da avukatlık yapıyor. Kendisinin eşi, aynı zamanda bir sivil toplum örgütü temsilcisi ve propagandadan, sosyal medya hesabından attığı bir tweetten yargılanıyor.
 
'''Demirtaş üzerinden Saray’a hoş görünmeye çalışanlar büyük suçlar işliyor'''
 
Geçen gün ailem buraya gelirken trafik kazası yaptı. Annem, babam, kardeşlerim yaralandılar. Üç gün Çorlu’da hastanede kaldılar. Kardeşim de yanlarındaydı. O gün duruşma vardı, mazeret iletti. Mahkeme Demirtaş soy ismini duyduğu için mazeretini kabul etmedi. Mahkeme, mazereti kabul etmediği gibi eşine 1.5 yıl ceza verdi. Demirtaş soy ismini gören her hakimin buradan bana ne rant çıkar diye gözleri fıldır fıldır açılıyor. Demirtaş’ın eniştesini yakalamışım tabii ki bir ceza basayım. Demirtaş’ın kardeşi de avukatmış, efendim ailesi de trafik kazası geçirmiş bana ne. Kendisi duruşmaya gelemiyor, basında her yerde kaza haberi geçiyor, buna rağmen hastane tutanaklarıyla beraber gönderiyor dilekçesini, hakim mazeretinin reddine değil hükme karar veriyor. Durum budur, vehamet bu boyutlarda.
 
'''Demirtaş üzerinden Saray’a hoş görünme rantı elde etmeye çalışanlar büyük suçlar işliyorlar'''
 
Az önce anlattım, tacizci, tecavüzcü, hırsız, talancı mağdur olmasın diye 1-2 ayda serbest bırakılıyor, beraat kararları veriliyor. Büyük paralar dönüyor. Büyük rüşvetler dönüyor. Evet bunların hepsi bir gün ortaya çıkar. Demirtaş üzerinden Saray’a hoş görünme rantı elde etmeye çalışanlar büyük suçlar işliyorlar. Bunların hepsinin ileriki aşamalarda AYM ve AİHM aşamalarında çok bariz bir şekilde Madde 18 ihlalini çıkaracağını düşünüyorum. Farkı şu olacak. İfade özgürlüğü ihlali bir yargıcın yorum hatasından kaynaklıdır. Öyle diyelim, kasıt yok diye düşünelim. Gösteri hakkı ihlali bir kamu görevlisinden veya uygulama hatasından kaynaklıdır diyecek. AİHM’de çıkmış 18 ihlali ise bir yorum hatası değildir, suçtur. Siyasi saiklerle birini tutuklamak ve yargılamak aynı zamanda suçtur, ciddi bir suçtur hem de. Dikkatinizi çekiyorum, bu sıradan basit bir ihlal olmayacak AİHM’de çıkacak herhangi bir karar ileride yapılacak yargılamaların en somut mahkeme kararıdır. Anayasa’nın 90. maddesi gereğince de, AİHM’de alacağınız bir karar iç hukukla çeliştiği her yerde üstün norm hükmündedir. Bu suçtur ve bunu yapanlar her kimse onların suçlu olduğunun tescili olacak. Bu öyle basit bir ihlal değil. Bütün ülkeyi ve Orta Doğu’yu etkileyecek siyasi operasyonlar yapacaksınız ve bu mahkeme kararıyla sabitlenecek. Bu ağır suçtur çünkü o hükümetin yaptığı bütün icraatlara cürümlere ortak olmuş oluyorsunuz.
 
'''Hiç sahte cumhurbaşkanı duydunuz mu, diplomasız olan?'''
 
Cürümlerin en sarsıcısını söyleyeyim size; sahte avukatı duydunuz değil mi? Var, çıkıyor yakalanıyorlar. Sahte doktorlar, sahte cinci hocalar falan da var. Hiç sahte cumhurbaşkanı duydunuz mu? Diplomasız. Hiç şakası yok bu işin. Geriye doğru işlemlerin çoğu mutlak butlan şeklinde şekilde iptal edilecek. Seçilme yeterliliği olmayan, aday olma yeterliliği olmayan biri hepimizin gözü önünde cumhurbaşkanı yapıldı. Diploması yok, üniversite hayatı yok, üniversite arkadaşı yok, üniversite hocası yok, üniversitede çekilmiş bir fotoğrafı yok, üniversiteye dair bir hatırası yok. Erdoğan’ın ilkokul arkadaşları bile asgari müsteşar oldu. Bakan olanlar, genel müdür olanlar. Az önceki Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ı nereden tanıyoruz? Onu unuttum söylemeyi. En önemli kısım. Kendisi Pınarhisar Cezaevi Savcısı. Erdoğan’ın hapiste olduğu dönemde cezaevi savcısı ve mangal partisi yapıyorlar cezaevinde. Savcı Beyin bu konuda bir şaşırmışlığı da var. Tayyip Erdoğan’ın bir arkadaşının hatıralarını yazdığı bir kitaptan öğreniyoruz. “Bir Liderin Doğuşu”
diye bir kitap yazıyor. Bakın kitapta ne geçiyor: “Bir gün Kömür Restoran’ın sahibi Erhan Şenol aracılığıyla haber göndermiş. Reise balık ziyafeti çekmek istiyor. (Reis dediği Tayyip Erdoğan, Pınarhisar Cezaevi’nde kendisi.) Tamam dedim, bir minibüs getirdiler. Ocakları var, dışarıda pişirip içeri servis yapacaklar. Fakat o gün de nasıl bir rüzgâr var anlatamam. Ocaklar bir türlü doğru dürüst yanmıyor. Dedim alın ocakları içeriye. İki aşçı, iki ocak, iki garson, tencere, tabak, kap kacak ne varsa aldık içeriye. Aşçılar pişirdikçe servis yapıyor. Biz afiyetle yiyoruz. Sofrada kim var, bu savcı. Yemeğin bitmesine doğru savcı şu arkadaşlar hangi koğuştan diye soruyor. Hasan da diyor ki kimi kastetmiştiniz Savcı Bey? Savcı da diyor ki, şu ikisini soruyorum, elleriyle göstererek.
 
'''Savcı Bey müsaitse buyursun bize de gelsin, burada bir mangal partisi yapalım'''
 
“Papyonlu olanlar. Hasan da diyor ki, ha onlar mı onlar garson sayın savcımız. Servis için buradalar mahkum değiller. Savcı önde “Dışarıdan mapushaneye adam mı aldınız, bunu mu demek istiyorsunuz” diyor. Evet diyor. Şaşa kaldı baktı diyor.” Yani savcı Erdoğan’a düzenlenen dışarıdan getirilen garsonların servis yaptığı mangallı balık partisine katılmış. Benim iddiam değil orada kitapta yazıyor kendisi de yalanlamamış. Şimdi Ankara Cumhuriyet Başsavcısı. Savcı Bey müsaitse haber gönderiyorum buyursun bize de gelsin. Burada bir mangal partisi yapalım. Madem herkese eşit biz de bir mangal partisi yapalım konuşalım tartışalım. Bakalım herkesle yapabiliyorsan madem. İşte dedim ya Erdoğan’ın şoförü bile vekili olmuş. O dönem ki Pınarhisar Gardiyanı bürokrat oldu. Lisedeki İmam Hatip arkadaşları parti genel başkan yardımcısı oldu, belediye başkanı oldu. Üniversite arkadaşlarından birşey olan birini duyan var mı?
 
'''Sahte bir Cumhurbaşkanı tarafından yönetiliyoruz'''
 
Ben buradan çağrı yapıyorum. 82 milyon yurttaş içinde "ben Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşıydım" diyen biri var mı? "Yahu kardeşim biz bununla yan yana oturduk, sınava birlikte girdik, yemekhanede birlikte yemek yedik" diyen bir Allah'ın kulu var mı? Bu bir şaka değil sahte cumhurbaşkanı tarafından yönetiliyoruz. Şakası yok buna göz yumuldu. Bizi içeri attırdı bu adam baskıyla, hileyle referandumu geçirdi. Arkasından seçimi yaptırdı bir kez daha kendisini Cumhurbaşkanı seçtirdi. Her şey sahte, yalan, her şey kumpas. Bu böyle mi gidecek peki? Bunun üstü kapatılacak mı? Ve bu sahte Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini sistemini değiştiren anayasa değişikliği yaptı. Biz onun söylemleri üzerine tutukluyuz.
 
'''Biz buradan da senin siyasi hayatına mutlaka ama mutlaka son vereceğiz'''
 
Şunu dedi adam yahu; 21 Eylül 2019, Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da festivalde konuşuyor. Diyor ki, “Buradan Kandil’e sesleniyorum. Terör örgütünün yanında içinde ve onlara siyasi destek olanlara sesleniyorum. Bu ülkede katil aranıyorsa bunun adresini sormaya gerek yok bunlar biliniyor. Bunlar da parlamentoya kadar sızmış olanlar. Kimseye anlatamazsınız. Ve sokağa insanları çağırıp ondan sonra Diyarbakır’da 53 evladımızı öldürenleri bu millet unutmuyor unutmayacak da. Sonuna kadar bu işin takipçisiyiz. Bunları bırakamayız. Eğer biz bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunun hesabını sorar.”
Bu adam bunu söyleyebiliyor bakın. Figen Hanım’a. Biz bunu bırakamayız diyor. Tabii bırakamaz. Ama biz buradan da senin siyasi hayatına mutlaka ama mutlaka son vereceğiz. Korkudan bizi bırakamazsın çünkü senin bütün sahteliğini ortaya döküyoruz. O kadar kinlisin, o kadar öfkelisin ki herhalde kanımızı içsen doymazsın. Ama senin işlediğin suçları bu laflar örtemez.
 
'''53 kardeşimizin ikincisinin adını say desem bilmez'''
 
Yok bilmem 53 kardeşimizi öldürtmüşmüş. 53 kardeşimizin ikincisinin adını say desem bilmez. Yasin Börü sömürüsü dışında başka bir şey yapmazlar. "53 kardeşimizin 44’ü HDP’lidir" desem bilmez. Umurunda değil. Ne kardeşi ne vatandaşı ne milleti ne canı umurunda. Onun için olan önemli bunu sömürebilmek, siyasi çıkara dönüştürebilmektir. Bu adam bunu söyledikten sonra kendisiyle Pınarhisar Cezaevinde mangal partisine katılmış olan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı bu soruşturmadan beni tutuklatıyor. Kumpas olduğunu söylemek, iddia etmek çok normal. Bunu söylememek bunu düşünmemek saflıktır. Böyle değil demek saflıktır.
 
'''Bu davanın kamuoyundaki algısı Uykusuz Dergisi’nin kapağındaki gibidir'''
 
Bakın avukatımın elinde varsa mahkemeye de sunulmasını istiyorum. Belki zamanınız olmamıştır okuyamamışsınızdır. O zamanki Uykusuz Dergisi'nin kapağıdır. Mizah dergileri Türkiye’nin en ciddi yayın organlarıdır. En ciddi konuları orada görürsünüz, gülmece değildir sadece. Ne diyor biliyor musunuz, iki hakim oturmuş karşı karşıya. Karikatürün başlığı şu: Selahattin Demirtaş tahliye olacakken aynı davadan tekrar soruşturma açılarak yeniden tutuklandı. Ve bir hakim diğerine diyor ki, "bu dava artık adamı içeride tutmuyor", diğeri de diyor ki "bi kapatıp aç bakalım". Konu benim hapiste olmam olmazsa çok komik aslında. Ama aynı derecede trajik. Bunu ben söylemiyorum bakın, kamuoyundaki algımız bu işte. Uykusuz Dergisini ben yönetmiyorum. HDP’nin yayın organı değil, part - ime falan bağlı değil. Ama kamuoyundaki algıyı gösteriyor. Gelmiş iki hakim oturmuş "bir aç kapat bakalım belki olur" diyor. Mevcut durumunuz budur. Savunmalarını yaptığım her fezlekede, heyetiniz bütün bu anlattıklarımı düşünerek savunmalarımı dinlemelidir.
 
'''Yargılama biçiminizle yargılamayı bir suç pratiğine dönüştürdünüz'''
 
Benim size bir siyasetçi, bir hukukçu olarak ve davanın sanığı olarak naçizane tavsiyemdir. Aman aman bulaşmayın bu suçlara. Daha fazla bulaşmayın çünkü yargılama biçiminizle bir suç pratiğine dönüştürdünüz. AİHM ne karar verecek göreceğiz. Oradan çıkacak karar ileride başınızı ağrıtır. Kimseye güvenip sakın sakın suça bulaşmayın. Cumhuriyet Başsavcıları gibi ya da bize kumpas kuran savcılar gibi sakın yapmayın. Bu işin sonu yok. Öyle söyleyeyim, kimsenin yanına bırakmam bunu. Ben ölürüm avukatlarım bırakmaz, çocuklarım, milletvekillerim, halk bırakmaz hesabını sorar. Ama ille bir gün o hesap sorulur. Biri sandıkta, biri yargıda; her şeyin bir sırası var.
 
'''Bu sıradan bir dava değil, sıradanlaştırılmaya çalışılmasına da asla tahammülümüz yok'''
 
Günü geldiğinde isterim ki şu yapılmış olsun; evet şu yargıçlar, şu savcılar, şu mekanizmalar ağır baskı altında bunu yaptılar ve bir yerden sonra da düzeltmeye çalıştılar. Ama bu işi gönülden severek, çıkar için veya tarafgirlik için yapanlarla kesinlikle hesaplaşacağız. Çoluk çocuk davası değil, ben parlamento üyesiydim, 12 milletvekili arkadaşımla birlikte gece yarısı evimiz basıldı, evimizden kaçırılıp hapse konulduk. Bu iş sıradan bir şey değil, sıradan bir dava değil sıradanlaştırılmaya çalışılmasına da asla tahammülümüz yoktur.
 
'''Ben halktan ve HDP yönetiminden başka hiç kimseden talimat almadım, almam'''
 
Bu olağanüstü koşullarda yapılan yargılamalarda da asıl tartışmamız gereken mevzu, son birkaç saattir altını çizdiğim AİHM 18’inci Maddesinin açık aleni ihlalidir. Doğru olan şey heyetinizin gücü yetseydi şu anda derhal beraat kararı vermekti. CMK’daki derhal beraat hükümlerine dayanarak bu aşamadan sonra savunmalar deliller falan filan itin bir tarafa, bu dosya derhal beraat ettirilecek bir dosyadır. Çünkü dosyada örgüt üyesi, yöneticisi talimatı aldığıma verdiğime dair tek bir delil bulamazsınız. Birkaç tane sahte delil sıkıştırmışlar araya onlar da çürüdü gitti. Ben kendimi biliyorum. Ben halktan ve HDP yönetiminden başka hiç kimseden talimat almadım, almayı da kabul etmedim. Talimat almayı isteyenlere her yerden talimat verirler. Bu işin doğası böyledir ama ben yapmadım yaptırmadım. Kabul etmem, siyaset tarzıma kişiliğime de aykırıdır. Halkın iradesinin üzerinde hiç bir iradeyi tanımam.
 
'''Bu saatten sonra sizin değil beraat kararını, beraat kararının B’sini bile kurma şansınız yok'''
 
O yüzden içim çok rahat, 50 bin tane kumpas kursanız benim örgüt üyeliğim veya yöneticiliğimle ilgili bir şey tutturamazsınız. Ha propagandayla ilgili. Yaptığım konuşmaların tamamının arkasındayım. Tamamının. Ama hiçbiri ne şiddet ne terör ne kaos ne silah ne bomba övgüsüdür. İçinde eleştiri olan vardır, izaha çalışan vardır, yanlış anlaşılmaya müsait olan vardır ama tek bir şiddet övgüsü bulamazsınız, ırkçılık bulamazsınız, şiddete teşvik bulamazsınız. Dolayısıyla mahkemenin yapması gereken daha ilk baştan itibaren derhal beraat kararıydı. Fakat bu saatten sonra sizin değil beraat kararını, beraat kararının B’sini bile kurma şansınız yok. Bitti o şans.
 
'''56 değil 56 bin kişi ölse umurunda değil, yeter ki iktidarına zarar gelmesin.'''
 
Getirdiğiniz nokta itibariyle Saray'ın kurduğu tahakküm, kamuoyunda yarattığı algı her gün yaratılmaya devam ediliyor. Her gün yazılıyor çiziliyor. "Demirtaş 54 kişinin katili, 53 kişinin katili, 51 kişinin katili, 43 kişinin katili…" Tam rakamı da bilmiyorlar. Tayyip Erdoğan bile bugüne kadar iki kez üst üste aynı rakamı ifade etmemiştir. Zannedersiniz elma armuttan söz ediyor. Yahu 53 kişinin katili ile 54 kişinin katili arasında bir tane kocaman insan var yahu. Ona bari saygınız olsun. Bazen 55 kişinin katili ilan ediyor beni, bazen 44 kişinin. Bir bakıyorsunuz ki 56 kişinin katili olmuşum. Bunların hepsini Erdoğan’ın ağzından duyuyoruz. Çünkü umurunda değil. 56 değil 56 bin kişi ölse umurunda değil. Yeter ki iktidarına zarar gelmesin. Onun Demirtaş ile Yüksekdağ’ı içeride tutmak dışında bir gayesi yok.
 
'''Bizi tutuklatan AKP İstanbul ve Ankara’yı kaybetti, 3 parçaya bölündü: HDP çelik çekirdek gibi tek vücut yoluna devam ediyor'''
 
Bu bölümün son cümlesi itibariyle şunu söyleyeyim. 4 Kasım akşamı bizi Diyarbakır’dan evimizden kaçırıp özel jetle muhtemelen MİT’e ait özel jetle beni ve Figen Yüksekdağ’ı Kocaeli ve Edirne’ye getirirlerken Diyarbakır’da kayyım vardı, Ankara’da AKP Belediye başkanı, biz İstanbul’un üzerinden geçerken de AKP’nin belediye başkanı vardı. Diyarbakır’daki kayyımı devirdik, yerine kayyım atadılar sorun değil gün gelir yine deviririz. Ankara’da şimdi muhalefetin belediye başkanı oturuyor. İstanbul’da bir muhalefet belediye başkanı oturuyor. Bugün beni tahliye etseniz aynı uçakla geri dönsem AKP’nin yarısı yok olmuş durumda. Bugün beni tahliye etseniz Diyarbakır’a uçakla dönsem HDP çelik çekirdek gibi yek vücut tek parçadır, AKP resmi olarak 3 parçadır. Hadi devam diyorum el mi yaman bey mi yaman.
'''8 Ocak'''
 
'''Fezlekelere konu olan konuşmalarımın tamamı cımbızlama yöntemiyle seçilmiş '''
 
Günaydın herkese, tekrar merhabalar. Avukat arkadaşlara, bütün izleyen arkadaşlara teşekkür ediyorum, kolaylıklar diliyorum. 3 no’lu fezlekeye dair savunmamı bugün mahkemenizle paylaşmak istiyorum. 3 no’lu fezleke, 2015 yılına ait bir fezleke. Uzun bir fezleke, tamamını okumayacağım. Çünkü çok sayıda standart bilgi dediğimiz KCK yapılanması nedir ne değildir diye sayfalarca şablon bir giriş yaptıktan sonra Ertuğrul Kürkçü, Figen Yüksekdağ, Selma Irmak, Sırrı Süreyya Önder ve benim çeşitli zamanlarda yaptığımız konuşmaları esas alan bir fezleke. Fezlekenin esası Demokratik Toplum Kongresi’nde yapmış olduğumuz bazı konuşmalar. Hakeza basın toplantısında ifade ettiğimiz görüşler, televizyon programında ifade ettiğimiz görüşler ve yanılmıyorsam iki ayrı mitingde yaptığımız konuşmalardan oluşan bir fezleke. Yani 4 veya 5 konuşmamdan müteşekkil bir fezleke. Daha önce de belirttiğim gibi fezlekeye alınan, bana ait olduğu söylenen konuşmalar bütün fezlekelerde olduğu gibi cımbızlama yöntemi ile seçilmiş, birkaç cümle peş peşe getirilerek bir algı oluşturulmuş. Bütün savcıların bizim hakkımızda düzenlediği fezlekelerin, iddianamelerin zaten genel tarzı budur. Sadece bu iddianamede değil, Cumhurbaşkanına hakaret dosyasında ya da başka mahkemelerde açılmış Başbakana hakaret ya da TCK 301’le ilgili dosyaların tamamında konuşmalarımın tamamı ya çarpıtılmış ya da cımbızlama yapılmış. Tabii savcıların bilmeden yaptıkları bir çalışma değil. Aleni bir şekilde çarpıtma, kumpas, kamuoyunu yanlış yönlendirme hatta mahkeme heyetlerini yanlış yönlendirme amaçlı düzenlenmiş iddianameler ve fezlekelerdir. Bu nedenle ben konuşmalarımın tamamını istemiştim, mahkemeniz de bilirkişiye yazdı ve şimdi elimde bilirkişi tarafından çözümü yapılmış ilgili konuşmaların tam metni var. Ben bunu hem okumak istiyorum kayıtlara geçmesi açısından hem de konuşma bana ait mi değil mi ondan sonra yapabilmem açısından. Bilirkişi raporlarını okuyarak savunmama başlamak istiyorum.
Herkes bir oyundan, bir tezgâhtan bahsediyor. Eğer ortada bir tezgah varsa gerçekten Türk’ü Kürt’ten ayırmaya yönelik bir tezgah varsa ve Türkiye’nin batısı bu tezgaha düşmeyeceğiz diyorsa bunun yolu Kürtlerin işyerini yakmak değil, Kürtlerin elinden omzundan tutmaktır. Kürt zaten barış elini uzatmış. Sen adamın iş yerini yakarsan bir arada yaşam nasıl olacak kardeşim? Nasıl olacak? Sizlere, işte Lice’ye getirmemizin nedeni budur. Lice zaten fedakârca üzerine düşeni yapıyor. Asıl Lice’den bizler Türkiye’ye mesaj vermek istedik. Asıl burası, fedakârlığın yapıldığı yerdir, zulmün katmerli olduğu yerdir. Buradan batıya seslenmek istiyoruz. Burası zaten barışa hazır. Siz de eğer (anlaşılmıyor) işletirseniz akan duracaktır, çatışmalar duracaktır. Bir an önce ateşkes istiyorsak, bir an önce silahlar sussun, eller tetikten çekilsin diyorsak işte Lice barışı haykırdıkça oradan batıdan da barış sesinin yükselmesi gerekiyor. Siz değerli kardeşlerim, sizler hakkınızı hukukunuzu ararken elinizden çalınmış, alınmış olanı ararken hiçbir zaman mağdur olan mazlum olanı asla bir kez daha mağdur etmediniz. Bunlardan sonra da halkımızın bu çizgisini bozmaması lazım. Bizler acılar, cenazeler arasına ayrım koymadık. Askerin-polisin canı can değil midir dedik? Onun anası babası ana-baba değil mi dedik? Onun yüreği yürek değil mi dedik? Kürt gencinin, Kürt gerillasının ana babası nasıl ağlıyorsa Türk’ün de, askerin de, polisin de ana babasının acısı aynıdır. Gözyaşları arasında fark var mıdır? Bunu analardan daha iyi anlayacak kim var? O yüzden acılar arasına bu güne kadar ayrım koymadınız bundan sonra da öyle yapın. Hepsi bizim evlatlarımızdır demeye devam ediyoruz. Bu doğru bir çizgi, doğru bir duruştur. Bakmayın siz öyle ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı çıkıp televizyonlarda 2 bin tanesini gömdük diyorlar. 2 bin teröristi öldürdük diyorlar. Yalan mı doğru mu onu tarih yazacak ama el insaf. 2 bin terörist gömdük onları temizledik dediğiniz 2 binin de anası babası yok mu? Onların da acısı acı değil mi? Hadi 2 bin taneyi milleti kandırmak için kafadan atıyorsun. 2 bin değil 20 olsun, 2 olsun. O 2’nin de anası babası vardır. Bak Dağlıca’da, Iğdır’da orada öldürülen askerin polisin anası babası nasıl ağlıyorsa; şehirde, dağda öldürdüğün Kürt gençlerinin anası öyle ağlıyor. Analar ağlamasın diye yola çıkan sen değil miydin? Buna destek veren biz değil miydik. Anaların ağlamasın diye sadece Türkün anası ağlamasın diyemezsin. Sadece Türkün anası ağlamasın diyemezsin. Bunların acılarının arasına fark koyamazsın. En büyük tehlike budur işte. Bakın dün ne diyordu? Dün diyordu analar ağlamasın diye yola çıktık. Başbakan bugün diyor ki ama birlikte ağlayabilirsiniz, ağıt yakabilirsiniz. Ne kadar yazık ne kadar yazık. Bu politikalar hepsi kaybetmiş tüketilmiş politikalardır. Sandık için oy için yapıyorsanız oradan da yanılıyorsunuz. Türkiye toplumunun vicdanı uyanmıştır artık. Emin olun şu TV’lerde otobüs yakanlar, parti binaları yakanlar inan ki Türkiye toplumunun geneli böyle değildir. İnsan artık vicdanlıdır olup bitenleri görüyorlar. Bak şehit cenazelerinde anneler, babalar, kardeşler nasıl haykırıyorlar (anlaşılmıyor) savaşına evlatlarımızı kurban etmeyeceğiz diyorlar. Haklılar, hiç kimse bu savaşa evlatlarını kurban etmek zorunda değil. Müzakere kanallarının ziyaret kanallarının açılması için sonuna kadar uğraşacağız ve hazırız. (anlaşılmıyor) gün gelecek yakın zamanda bir kez daha bir kez daha bizler... “
 
''(Bitiyor başka bir CD’de devam ediyor. )''
 
“Demokratik talepler bizim vazgeçebileceğimiz bir durum değil. Biz vazgeçsek, 80 milletvekili çıksa dese ‘Kürtler hiçbir şey istemiyor’ siz yine vazgeçmezseniz. O nedenle HDP’ye baskı yapacağınıza halkın sesine kulak verin. Halkın taleplerine kulak verin. Halkın iradesine seçilmişlerine baskı yapmaktan vazgeçin. Bir tane değil, belediye başkanlarının hepsini içeriye atsanız; milletvekillerinin dokunulmazlığı değil, 80 insanı içeri atsanız da halk taleplerinden vazgeçmez. 80’imizi de katletseniz halk yine vazgeçmez. Korku ile baskı ile halkın özgürlük taleplerine geri adım attıramazsınız. Örneği burada Leyla Zana, 15 yıl içeride yatırdınız. Ne oldu? O yanlış politikaları savunanlar Leyla Zana’nın davasını düşürdü mü? Yok, daha da büyüdü. Bak milyonlar artık bu dava (anlaşılmıyor) davasına dönüştü. Küçülenler kim oldu şimdi bir kez daha aynı politikalara dönerse? Evet, halk belki zarar görür bedel öder ama kaybetmez. Devlet kaybeder, hükümetler kaybeder, Ankara’daki siyasetçiler kaybeder. Olan yitip giden canlara olur. Çekilen zulme olur, acılara olur. 10 yıllarımızı kaybetmiş oluruz ama halk davasından vazgeçmez. Bir insanın dili, tarihi, kimliği, inancı onun haysiyeti onurudur. Hiçbir onurlu halk bunlardan vazgeçmez. Kökünü kazısanız yine vazgeçmez. Tek bir kişi kalsa yine vazgeçmez. Ankara’nın artık bunu anlaması bunu kafasına sokması lazım. Bizler buradan ayrılıyoruz. Yüreğimiz, gönlümüz sizlerle. Biz Lİce’yi, Lice’nin duruşunu direnişini, Lice’nin bu tarih yazan serhildan duruşunu gönlümüze kazıyarak buradan ayrılıyoruz. İnşallah yakın zamanda barış yolunun açıklandığı müjdesini halkımızla paylaşmak istiyoruz. İnşallah o günler yakındır hep birlikte bunu başaracağız. Sizlere bütün arkadaşlarım adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Allah hepimizin yolunu açık etsin, Allah bu barış özgürlük yürüyüşünde hiçbirimizi mahcup etmesin. Sağ olun var olun değerli kardeşlerim, değerli hemşehrilerim.”
Masa, müzakere, diyalog, barış arayışı kutsaldır. Cesaret ister ve erdemli bir duruştur. Korkaklık değildir, geri çekilme, geri adım değildir. Hele hele böyle dönemlerde, barıştan söz edenlerin neredeyse hedef haline getirildiği bu dönemde tam tersine herkesin barış, müzakere, diyalog söylemini öne çıkarması lazım. Geri dönüp baktığımızda nerede kaldıysak ondan daha ileri bir noktada, sürecin yeniden başlaması konusunda ısrar etmeliyiz. Nerede eksiklik, yanlışlık var idi ise onları düzelterek önümüze bakmak zorundayız. Yeni dönemde müzakere başlamalı, daha şeffaf bir süreç olmalı, tarafların birbirine güvenmesine mevzu bırakılmamalı. Tarafsız diyebileceğimiz 3’üncü gözlemci bir güç, kamusal ortak bir iradeyi temsil eden ulusal ve karma bir heyet heyet mutlaka müzakerede gözlemci olmalı. Mutlaka ateşkesi denetlemeli. Mutlaka yanlış olan tarafı sert bir şekilde uyarmalı ve eleştirmelidir. İmralı’da, Kandil’de ya da Ankara’da kimin ne konuştuğunu, hangi konuda uzlaşılıp hangi konuda sorun yaşandığını kamuoyu bilmelidir. Kamuoyu ile bütün bunlar aleni ve açık bir şeffaflıkla paylaşılmalıdır. Parlamento daha fazla rol üstlenmelidir. Süreç parlamentoya doğru kaydırılmalı, yasal ve anayasal adımlar desteklenerek hızlandırılmalıdır. Bunu yapmak bizler açısından hiç zoru değil. HDP olarak dediğim gibi seçime 1 hafta var ve siyasi riskleri göze alarak buna hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Derhal çift taraflı ateşkes olsun. Israrlarımız sonucu KCK’nin ilan ettiği ateşkese devlet ateşkesle cevap versin. Müzakerelerin başlaması konusunda en azından siyasi partiler seçim sonrası hazır olduklarını ifade etsinler. Bu topluma güven verir. Mevcut kadük durumu bir an önce umuda doğru evriltebilir. 1 Kasım seçimleri işte bu yüzden milattır. Sonuç ne çıkarsa çıksın, hiç kimse savaş politikalarında ısrarcı olamayacaktır. Emin olun hiç kimse silah bırakma konusunda ısrarcı olamayacaktır. Çünkü artık bizler, Türkiye’de oy veren seçmenler olarak şu noktada olduklarını görüyoruz; savaşa, çatışmaya yatırım yapan siyasetler hem sorun çözücü değil, hem kalıcı değil, hem de artık halk nezdinde itibarı olan partiler ve hareketler değil. Bu AKP için de geçerlidir. Bizler ve diğer partiler için de geçerlidir. 1 Kasım’dan sonra Türkiye’nin önüne yeni bir çözüm süreci sayfası açılacaktır. Biz buna inanıyoruz. Bunun gerçekleşmesi doğrultusunda çabalarımız ve görüşmelerimiz de var. Toplum bu kadar yüksek bir hassasiyetle çözümü beklerken kimse bundan kaçamaz. 1 Kasım özellikle buna vesile olsun istiyoruz. Toplumun yüzde 75’i öncelikli sorun olarak çatışmaları görüyor. Haklı olarak bunu görüyor. Çünkü insanların evlatları can veriyor. Böyle bir durumda işverenin işi, borsacının borsayı, yatırımcının yatırımı düşünecek hali kalmıyor. İşçinin, çiftçinin işine eli gitmiyor. Ölümler, kan, gözyaşı, cenaze ve hüzün içerisinde insanlar mutlu değil, güvende değil, huzurlu değil. Haklı olarak toplum bizden barış bekliyorsa biz bunu gerçekleştirmek zorundayız. Siyasetin boynunun borcudur. Ya cesur olacağız, cesur davranacağız, bu işi layıkıyla yapacağız. Ya da yapamayan siyasetçiler bırakacak, yapabilen siyasetçiler gelecek. Bu işi başaracak bunun başka yolu yok. Bizler HDP’nin bütün bileşenleri, parti grubu, parti yönetimi bu noktada hemfikiriz, kararlıyız ve ısrarcıyız. Seçimlerle ilgili birçok noktada Türkiye’yi kaosa sürükleyen hamleler noktasında hükümet politikalarına izin vermiştir ama seçim sonrası artık hiç kimse bu topraklarda istediği gibi cirit oynayamaz.” demiş ve bu konuşma da burada tamamlanmış.
 
'''Savcının konuşmalarımı nasıl değerlendirdiği umurumda değil, keşke o sözlerimizi hayata geçirebilseydik'''
 
10 sayfalık bir metin. Bunun tarihi de dediğim gibi 1 Kasım seçimlerinden 1 hafta kadar önce. 24 Ekim’de Diyarbakır’da yapılmış bir konuşma. Savcı bu konuşmayı da terör propagandası ve örgüt yöneticisi olmamın delili saymış. Konuşma metni bana aittir. Çözümde bazı ufak tefek eksikler olsa da bütünlüğü bozan bir durum değil. Konuşma çözümünde geçen konuşmalar benim düşüncelerimdir. Tekrarlıyorum, katılıyorum. Bugünden dönüp baktığımda bu konuşmaya keşke başarabilmiş olsaydık. Keşke orada konuştuklarımı hayata geçirebilecek siyasi gücümüz olsaydı. Üzüntüm sadece buna dair olur, yoksa savcının bu konuşmayı nasıl değerlendirdiği çok da umrumda değil. Bu konuşma örgüt propagandasını bırakın örgüt yöneticiliği olabiliyorsa o savcıdan şüphelenmek lazım. Kime hizmet ediyor, tam olarak derdi nedir, onu tartışmak lazım.
Bizler bütün parti yönetimi olarak ilçelerde ve illerde başlayan çatışmaları durdurmak adına bir dizi karar aldık. Bu kararlardan birincisi örtülü bir diplomasiyle Ankara’da, Kandil’de hendek barikatlarının olduğu yerde bazı aracılarla görüşmeler yaparak bir şekilde uzlaşmayı sağlamak ve hendek barikatların son bulacağı bir noktaya ulaşmak. Bu yönlü bir heyetimiz çalışma yürüttü. Bu çalışmalarının bazılarına ben de katıldım, özellikle tanık dinlenme aşamasındaki detayları sizlere aktaracağım.
 
'''Cizre’deki sivil yurttaşlar bir başbakan tarafından nasıl tehdit edilir'''
 
İkincisi de 12 il ve ilçede miting düzenledik ve bunların hepsinde de barış ve diyalog yoluyla çözüm çağrısı yaptık. Hükümetle ve Kandil’le mahallelerde ve sokağa çıkma yasağının olduğu, girilmeyen yerlerdeki silahlı gruplarla arabulucular vasıtasıyla yaptığımız görüşmelerle belli bir noktaya geldik, bir uzlaşma sağlanması aşamasına geldik. Herkesin bu konuda bir fikri vardı. Doğrusu mahallelerde silahlı gruplar dışında çok sayıda sivil halk vardı. Yani halk orayı terk etmemişti, kasabayı terk etmemişti. Çok sayıda sivil vardı ve onların da zarar görme ihtimali çok yüksekti. Dolayısıyla biz çatışmaların bir şekilde nihayetlenmesi, hendek barikatların kapatılması ve siyasi mücadeleye konunun devredilmesi için görüşmeler yaptık. Dediğim gibi üç ayrı kanaldan gelen olumlu mesajlar da oldu. Efkan Ala İçişleri Bakanı idi, onunla görüşmeler yapılıyordu, Diyarbakır Valiliği ile görüşmeler yapılıyordu, Kandil’e gönderdiğimiz özellikle Süleymaniye üzerinden yapılan bazı görüşmeler vardı ki bunlardan birine ben gittim. Arabulucu ile doğrudan görüştüm ve Kandil’e haber gönderdim ve Kandil’in özellikle bu gençlere çağrı yapması, hendek barikatlarda bulunanlara çağrı yapması konusunda ısrarcı oldum. Kendim de geldim Diyarbakır’da, Ankara’da, İstanbul’da çok sayıda sivil toplum örgütüyle, partiyle, Demokratik Toplum Kongresiyle, Halkların Demokratik Kongresi ile görüşmeler yaptım. Bunların tamamını parti yönetimi olarak bir dizi siyasi çalışma şeklinde yürüttük ve olgunlaştırmaya başladığımız bir aşamada Demokratik Toplum Kongresini toplayarak oradan çağrı yapma kararı aldık. O sırada -bakın çok önemli bu söyleyeceğim- hem hükümet tarafından işin doğrusu hem de mahallelerden bizi zorlayan açıklamalar ve tutumlar gelişmeye başladı. Yani bu çağrıyı yapmamız giderek zorlaşır hale geldi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan bu girişimlerden anladığım kadarıyla çok da memnun olmamış olacaklar ki özellikle o dönem Davutoğlu çok sert açıklamalar yapmaya başladı. Biz tam sonuç almaya doğru aylardır yürüttüğümüz çalışmada son haftaya giriyoruz, Davutoğlu’nun şu açıklaması geldi hatırlarsınız; “Cizre’yi ev ev temizleyeceğiz, oradakilerin hepsini temizleyeceğiz” dedi. Bakın, Davutoğlu şimdi 7 Haziran- 1 Kasım arasında neler olduğunu konuşmak lazım falan filan, konuşursak bilmem ne olur diyor ya ümit ediyorum konuşur biz de ne olduğunu öğreniriz. Çünkü kendisi de o dönemin faillerinden biridir. Biz Cizre’de, 90.000 nüfuslu bir ilçede huzuru, sükuneti, barışı sağlamaya çalışırken ülkenin başbakanı bütün Cizre’yi ev ev temizleme açıklaması yaptı. Cizre’nin evleri ile oradaki hendek-barikatın ne alakası vardı? Cizre’deki sivil yurttaşlar bir başbakan tarafından nasıl tehdit edilir.
 
'''HDP olarak başlattığımız direniş bütün bu çatışmaları durdurmaya dönük bir sivil direnişti'''
 
Dolayısıyla bundan sonra okuyacağım konuşmalarda yapmaya çalıştığımız şudur dengelemeye çalışıyoruz, kelimenin tam anlamıyla ip üzerinden yürüyoruz. Davutoğlu “hendek-barikatları iki günde temizleriz” diye açıklamalar yapıyor biz de “çok küçümsüyorsun diyoruz, durum o kadar vahim ki farkında bile değilsin” diyoruz. Israrla ordunun, kara kuvvetlerinin sahaya inmesi için çağrılar yapıyor. Biz durumun daha vahim hale gelebileceğini anlatmaya çalışıyoruz. İki tarafın da açık söylüyorum gönlünü alarak, ikna ederek kırmadan dökmeden hendek-barikatın kapatılmasını, sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını, askeri-polis operasyonlarının durdurulmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bunun için de her yerde bir direniş başlattık. Benimle birlikte 15-20 milletvekili arkadaşım sürekli il il, ilçe ilçe gezip büyük kitlesel mitingler yapıyorduk, yürüyüşler yapıyorduk. Ve halk gerçekten direniyordu, neye direniyordu? Sokağa çıkma yasağı kalksın, hendek-barikat kalksın, operasyonlar dursun talepleri buydu. Benim halkın direnişi, bizim direnişimiz dediğim, halkın direnişini kutluyoruz dediğim her yeri savcı cımbızlayarak ‘hendek-barikat direnişini selamlıyor, kutluyor’ şeklinde yazmış. Medya da halen o şekilde vermeye devam ediyor. Oysa bizim HDP olarak başlattığımız direniş bütün bu çatışmaları durdurmaya dönük bir sivil direnişti. Bundan sonraki konuşma metinlerinin bu şekilde algılanması lazım.
Deklarasyonu yayınlayanların ciddiyetiyle, aynı ciddi yaklaşımla deklarasyona yaklaşılacaktır. Deklarasyonda da belirtildiği gibi dinamik bir tartışma sürecine, öneriye ve eleştiriye açık bu metin; çatışmaların sonlanması, mevzunun hendek ve barikat olmadığı, demokrasi sorunu olduğu noktasında tartışmaları ve mücadeleyi siyasi alana, siyasi zemine çekebilmesi konusunda çok önemli bir fırsat sunuyor. İnşallah muhataplarımız bu ciddi deklarasyonu bir kez daha serinkanlılıkla dinleyip, okuyup aslında özyönetimin, özerkliğin hepimiz açısından birlikte yaşam açısından çok önemli bir fırsat sunduğunu göreceklerdir. Siyaset küskünlükler, siyaset kaprisler, siyaset kompleksler üzerinden yapılmaz. Siyaset çözüm alanıdır. Ne olursa olsun konuşabilmek, ne olursa olsun diyalog ve müzakere kanallarını açık tutabilmektir siyaset. Biz HDP olarak bu noktadayız. DTK’nın deklarasyonda ifade edilen mücadele anlayışı, mücadele çerçevesi ve özyönetim çerçevesine bağlı kalarak bir siyasi mücadeleyi sürdüreceğimizi belirtiyor, emeği geçen bütün arkadaşlara şükranlarımızı, teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hepimizin yolu açık olsun.”
 
'''Tek üzüntüm ölümleri, yıkımları durduramamış olmaktır, onun dışında vicdanım rahat'''
 
Fezlekede geçen ilgili konuşmaları dökümleri okuduk kayda geçtik. Konuşmalara dair çözüme dair herhangi bir diyeceğim yok. Konuşmalarımın arkasındayım. Konuşmaların tamamı demokratik barışçıl yol yöntemlerle sorunlara çözüm arama iradesini net bir şekilde belirten konuşmalardır. Benim ve partimin siyasi fikirleridir. Bu siyasi fikir ve çözüm önerilerimin de arkasındayım. O dönem suç işlemiş, suç işleyen çok fazla suça bulaşmış siyasi kadrolar bugün iktidardadır. Asıl o dönemde şehirlerde Cizre’de, Sur’da çok sayıda ağır insan hakları ihlali, sivillere yönelik ağır ihlaller, şehirlere yönelik ağır ihlaller gerçekleştiren biz değiliz. Bunu durdurmaya çalışan bizleriz. Bütün o ölümleri, bütün o yıkımları durdurmak için canla başla çalışan bizleriz. Benim tek üzüntüm bu konuda başarılı olamamış olmaktır. Onun dışında beni üzen bir şey yok.
 
'''Siyasetçiler siyasi olarak yaşananlardan sorumludur'''
 
Tabii ki siyasetçiler olarak siyasi sorumluluğumuz, idari hukukun terimiyle kusursuz sorumluluğumuz da vardır. En nihayetinde siyasetçiler siyasi çözüm üretme noktasında halka karşı borçludurlar. Ben bu açıdan kendimi sorumlu tutuyorum. Yoksa kimseye hesap vermeyi gerektirecek bir şey yapmadığımdan eminim. Bu konuda vicdanım rahattır. Savcının dosyaya almadığı, almaya gerek duymadığı belki de benzer içerikli demeçlerim konuşmalarım da var. Tarih karşısında onları da ben kayda geçireyim. Örneğin yine aynı tarihlerde 30 Ağustos 2015. Yani 3 no’lu fezlekenin konuşmalarının yapıldığı tarihte yaptığım bir açıklama. Nerede yayınlanmış mesela. Avukatlarım çıktıyı habersol.org.tr’den almış ama bütün medyada yayınlanmıştır. Başlığı da şu: Selahattin Demirtaş: Silahla özerklik olmaz. Haberin başlığı bu.
Demirtaş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinin darbe yaptığını söyledi. HDP Eş Genel Başkanı Erdoğan’ın parlamento iradesine el koyduğunu savundu. “Sandık sonuçlarına el koydu. Bu koşullar 1980’de vardı. Cunta geldi, parlamento iradesine el koydu. Türkiye siyaseti vesayet açısından 80’lere köy ve orman yakma, köy boşaltma gibi uygulamalarla da 90’lara dönüyor.
 
'''Bütün konuşmalarımın mahiyeti barış çağrıları ve silahların susmasına yöneliktir'''
 
 
Vatan gazetesinde de yer almış aynı haber. Tabii savcı emniyetin kendisine sunduğu fezleke veyahut konuşma metinleri ne ise onlardan cımbızlama yaparak propaganda ve üyeliğin ötesinde yöneticilik şeklinde bir istinatta bulunmak için her türlü kumpasvari çalışmayı yapmış. Daha önce de belirtmiştim. Mesela 15 Eylül 2015. Yine kayıtlara geçsin. Van’ın Başkale İlçesi’nde yaptığım konuşmadır. Daha sonra bunların hepsi ileriki aşamalarda delil dosyaları şeklinde mahkemenize sunulacak. Yine benzer şekilde barış çağrıları, silahların susması ve durması için çatışmaların durması için açık net çağrılar var. Buradan uzun uzun metni okumayacağım. Fakat bunlarda görülmemiş. 12 Ekim 2015’te Nusaybin’de yapmışım benzer içerikli bir konuşma. Az önce fezlekelerde Lice veya işte Sur’da, DTK’da yaptığım çağrıların benzerlerini ilçe ilçe arkadaşlarımla birlikte dolaşıp yapmışım. Silaha gerek yok bize güvenin demişiz. Biz siyasetçiler olarak bunun için seçildik. Eller tetikten çekilsin ve siyasetçiler olarak biz de elimizi taşın altına koyalım bütün bu sorunları siyasi alanda çözelim. Konuşmalarımın bütün mahiyeti bu. Dolayısıyla bir dönem politikası olarak örneğin 15 Eylül’de yine Varto’da aynı gün, yani hem Başkale’de hem Varto’da benzer içerikli konuşmalar yapmışım. Yani nerede sokağa çıkma yasakları, hendek ve barikat çatışmaları varsa bütün oraları arkadaşlarımla birlikte parti otobüsüyle gezmişiz. Çözüm önerilerimizi anlatmışız. Şimdi yine TBMM’de hem grup toplantılarımda hem de basın toplantılarımda yaptığım konuşmalarda var. Onlarda benzer mahiyette konuşmalar.
 
'''Biz il il, ilçe ilçe barış için çabalarken barışı sağlaması gereken hükümet ne yapıyordu peki?'''
 
Ben, Anayasa’nın 83/1’inci maddesi kapsamındadır deyip o konuya girmiyorum. Mahkemenin tutumunun Anayasa’yı dikkate almadığını bu açıdan zaten belirttiği için kanunlar üzerinden veya usul üzerinden gitmiyoruz. Daha çok politik bir dava olduğu için siyasi yaklaşımlar sergilenerek gidiyor, yine de kayda geçsin diye belirtiyorum. Birazdan avukatlarım gelince tarihlerini de kayda geçireceğim. Onlar dosyaları daha iyi biliyorlar. Hangi grup toplantısında, hangi tarihte benzer içerikli konuşmalar ve çağrılar yapmışım onlar da en azından kayda geçmiş olacak. Şimdi biz HDP olarak ilçe ilçe, il il gezip bu çalışmaları yaparken ülkede huzuru güveni barışı ve demokrasiyi sağlamakla bilfiil görevlendirilmiş, millet tarafından görevlendirilmiş, hükümet ne yapıyordu? Asıl burada yargılanması gereken bu değil mi? Ben mi Başbakan’dım? Figen Hanım mı başbakandı? HDP mi iktidardı? Hayır. Erdoğan Cumhurbaşkanı, Davutoğlu Başbakan’dı. Bütün kontrol, yetki onlardaydı. Bütün bu sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerde askeri operasyonların da yetkisi onlardaydı.
 
'''Cizre'de, Sur'da insanlarla görüşülseydi kimsenin burnu kanamazdı ama bu AKP'nin işine gelmiyordu'''
 
Ben şu kadarını, hiç değilse mahkeme heyetinin, kamuoyunun bir kez daha düşünmesini rica ediyorum. 2 buçuk yıl İmralı görüşmeleri sürdü. Ondan önce 2 yıla yakın Oslo görüşmeleri sürdü. Yani 4 yıl, 5 yıl arada kesintiler olmak üzere PKK ile Öcalan ile yüz yüze görüşme yapmışlar. Peki, hendek ve barikat meselesi çıktığında, ki sayıları çok çok az, neden oradaki gençlerle doğrudan bir şekilde görüşülmeyebilir, başka aracılarla, başka ikna yöntemleriyle neden görüşmeyi kabul etmediler de tabur tabur, tugay tugay asker, Genelkurmay Başkanı, generaller, albaylar neden oraya sevk edildi? Burada hiç mi tuhaflık yok? Ben iddia ediyorum, ilk günlerde bizim yaptığımız çalışmalara destek verilseydi, oradaki insanlarla diyalog kurulabilseydi tek bir insanın burnu kanamadan hendek ve barikatlar kapatılabilir, mevzu siyasi alanda kalır, ne yıkım olurdu, ne ölüm olurdu. Ama bu AKP'nin işine gelmiyordu. AKP böyle bir şey istemiyordu. Mal bulmuş mağribi gibi, "Cizre'de 20 tane silahlı militan tespit ettik, Sur'da bilmem 50 tane militan tespit ettik. Bütün ilçenin tamamını ablukaya alıyoruz, sokağa giriş çıkış yasak." Aylarca, bakın; hala Diyarbakır'ın Sur ilçesinin iki mahallesinde hala sokağa girip çıkmak yasak. 5 yıl geçti aradan hala yasak. Ne yaptılar orada? Bir parlamento üyesi olarak ben bunu soramaz mıyım? Hakkım yok mu? Yüzde 90-80-85 oy aldığımız yerlerde insanların neler yaşadığını anlatmak, onların sesini duyurmak konusunda ahlaki, vicdani hiç mi sorumluluğumuz yoktu? Bunları yerine getirmeye çalıştık.
 
'''AKP katliam yaptı; bebekler öldürüldü, çocuklar öldürüldü'''
 
Ama AKP iktidarı katliam yaptı orada, katliam! Katliam yaptı. Cizre'de katliam yaptı. Sivil insanlar öldürüldü. Bebekler, çocuklar öldürüldü. Şimdi bunları söyledim diye 3-4 tane Davutoğlu'na, Başbakan'a hakaret, 4-5 tane de Cumhurbaşkanı’na hakaretten ayrıca yargılanıyorum.
 
'''Cizre'de, Sur'daki komutanlar 14 Temmuz'da vatanseverdi de 15 Temmuz'da darbeci mi oldu?'''
 
Burada da tekrar ediyorum, katliam yaptınız orada hükümet olarak. “Yok öyle bir şey” diyorlar. Peki, Yüksekova operasyonunu yürüten komutan, Cizre operasyonunu yürüten komutan, Sur operasyonunu yürüten komutan, bütün o bölge operasyonunu yürüten İkinci Ordu Komutanı Adem Hududi, Şırnak Merkez Komutanı, Nusaybin Komutanı; yani bu operasyonların yürütüldüğü her yerdeki komutanlar; 12'den fazla üst düzey komutan neden 15 Temmuz sonrasında darbecilikten tutuklandı? Neden? Bu insanlar kahramansa devlete ve millete bağlı operasyon yürüttülerse neden darbeci oldular bunlar? Neden darbecilikle suçladınız? Eğer darbecilikle suçluyorsanız, bu konuda elinizde delil, bilgi, belge varsa; mahkemeye sevk ettiniz, delil falan vardır, bu insanlar 15 Temmuz'da darbeciydi de 14 Temmuz'da mı vatanseverdi? Bu insanlar parlamentoyu bombalayacak kadar gözünü karatmıştı da Cizre'de Sur'da kameraların olmadığı, Allah'tan başka kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde tek bir sivile zulüm etmemişler midir yani? Bunu söyleyince ben devlet düşmanı mı oluyorum? Bunu söyleyince Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a hakaret mi oluyor? Terör propagandası mı oluyor?
 
'''Sivil insanlara zarar veremezsiniz dediğim için terör propagandasından soruşturuluyorum'''
 
Asıl yargılanması gereken onlardır. Sur'da, Cizre'de yapılan katliamlar, tek bir hukuk dışı, hukuku aşan, güvenlik kuvvetlerine verilen yetkiyi aşan tek bir fiil bile suçtur. Bunun istisnası yoktur. Çok çok fazla aşılmıştır. Yetki çok çok fazla aşılmıştır. Açıklamalarımda da belirttim, başka fezlekelerde de örnek olarak sunacağım. Bir yerde silahlı insanlar varsa devletin zor kullanma yetkisi vardır. Hukuk buna cevaz verir. Bunu demişim. Ama bunu yaparken yetkiyi aşamazsınız. İnsan hakları ihlali yapamazsınız. Masum, sivil insanlara zarar veremezsiniz. Bunu söyledim diye de terör propagandasından soruşturuluyorum. Bunu açıkladığım veya bunu teşhir ettiğim için de terör örgütüne yardımla suçlanıyorum, başka fezlekeler ve başka dosyalarda.
 
'''Barış Akademisyenleri’nin yargı devreye sokularak cezalandırıldığını biliyorsan ve bunca yıldır sustuysan bu senin ayıbın'''
 
O dönem olup bitenlerin birçoğunu Türkiye kamuoyundan gizlemeyi başardılar. Bugünkü gibi medya kontrol altındaydı, insanlar korkudan suspustu. Bir grup akademisyen bir araya gelip “Orada işlenen suça ortak olmak istemiyoruz” dediği için linç edildiler. Yargının önüne atıldılar, işten atıldılar. Terörist ilan edildiler. Toplum susturuldu. Yeter ki bu katliamlar, orada yaşanan ölümler, insan hakları ihlalleri sorgulanmasın, ortaya çıkarılmasın diye bütün bunlar yapıldı. Bugün eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun biraz önce gazetede demecine baktım, gözüme çarptı, diyor ki, "Barış akademisyenleri bildiri yayımladılar, Erdoğan beni çağırdı, niye ‘Bunlara cevap vermiyorsun’ dedi. Ben de dedim ki evet, bildiride eleştirilecek çok şey var ama bu ifade özgürlüğü kapsamında ama kendisi beni dinlemedi" diyor. Davutoğlu diyor. “Erdoğan işi yargıya havale etti” diyor. Bir Başbakan olarak o dönem sen Cumhurbaşkanı’nın Barış Akademisyenleri’ni yargıyı devreye sokarak cezalandırdığını biliyorsan ve bunca yıldır sustuysan barış akademisyenleri işten atılırken, hapse atılırken, sürgüne, açlığa mahkum edilirken susmuşsan bu da senin ayıbın. Bak ben susmadım, hala susmuyorum.
 
'''Bütün ülke korkudan sesini çıkarmasa bile biz HDP’liler olarak buna boyun eğemezdik'''
 
Zulüm yapıldı insanlara zulüm, hakaret edildi. İnsanların yatak odalarına girildi, tekbirlerle, IŞİD’ci kafalarla küfürler, hakaretler yazdılar yatak odalarının duvarlarına. Yataklarının üzerine insanların onurunu rencide edecek şekilde hareketler yapıp, fotoğraflar çekip sosyal medyada yayınladılar. Bunların hepsini yaparken yanına “Türk'ün gücünü göreceksiniz” yazdılar. Cizre’de Yüksekova’da çok sayıda insanın mahremine bu şekilde girildi. Ne terörle mücadelesi yahu! Buna “terörle mücadele” deyip sessiz mi kalacaktık? Bütün ülke korkudan sesini çıkarmasa bile biz HDP’liler olarak buna boyun eğemezdik. Bunların hepsi yapıldı. Daha fazlası yapıldı.
 
'''Cemile Çağırga’nın, Taybet İnan’ın cenazeleri izin verilmediği için günlerce bekletildi'''
 
Cemile Çağırga çocuktu, keskin nişancı atışıyla öldürüldü ve ailesi güvenlik görevlilerinin öldürdüğünü söyledi, biz değil. Defnedilmesi istendi, aile izin istedi. Sokağa çıkma yasağı var çünkü Cizre’de defnedemiyorlar. Ailesi defnetmek istiyor, izin verin mezarlığa kadar gitsin aile. Vermediler izni. Fotoğrafları var, kamuoyuna çok yansıdı. Annesi çocuğunun cansız bedenini buzdolabında bekletti çürümesin diye. Kokmasın diye buzdolabında bekletti, izin alınana kadar günlerce. Taybet İnan. 58-60 yaşlarında bir kadındı, evinin kapısının önünde sokakta keskin nişancı kurşunuyla öldürüldü. Cenazesini ailesi alıp defnetmek istedi, cenazeye gitmek isteyeni vurdular. Bir kardeşi de orada vuruldu. Cenazeyi çekip evinin içine götürmek istediler sürekli ateş açtılar ve cenazeyi tam 7 gün alamadı aile.
 
'''Darbeci olarak içeri aldıklarınızdan tek birine bu soruları sormadınız soramazsınız da'''
 
Grup konuşmalarımda var, çıktım Davutoğlu’ndan rica ettim “Her şey bir yana” dedim “Sayın Başbakan her şey bir yana, o cenazenin oradan alınması için siz inisiyatif alın. Allah için yapın insanlık için yapın. Bütün eksiklikleriniz bir yana” dedim. “Bütün sorumluluk, eksiklik benim olsun” dedim. “Bugün size eleştiri yapmayacağım” dedim grup toplantısından. Sizden tek ricam izin verin o cenazeyi oradan kaldıralım. Çünkü insanlık onuru haysiyeti artık yerlerde sürünüyor. Kendi yaşamımızdan, yaşamaktan nefret eder hale geldik. 5-6 gün bir cenaze nasıl yerde kalır? Sokak ortasında sinekler üşüşmüş yaşlı kadının cenazesine. Milletvekili arkadaşlarımı Davutoğlu’na gönderdim, gidin anlatın yapmayın deyin. Ya bu ülkede gerilim olur, sıkıntı olur ama insanlığınızdan bu kadar çıkmayın. Yaptıramadım. 7 günden sonra aile güç bela o cenazeyi sürükleye sürükleye evin içine çekebildi. Bir kişi öldü, yaralananlar oldu cenazeyi almak isterken aileden. Ben bunun için yargılanıyorum, şu açıklamaları yaptım diye yargılanıyorum, bunu yapanlar yargılanmadı. Yargı olarak bunun üstüne gitmediniz, gidemediniz, gidemezsiniz de. O darbeci olarak içeri aldıklarınızdan tek birine bu soruları sormadınız, soramazsınız da. Biz de bu kadar onursuz, haysiyetsiz insanlar değiliz. Özgürlüğümüzden de vazgeçeriz gerekirse ama boynumuzu eğmeyiz. Böyle bir hakareti nasıl kabul edebiliriz? Bunları kabul edin. Onlarca örneği var.
 
'''Savcıların birçoğu doğrudan talimat almıştı'''
 
Sinirlenen gruplarla sorumlu tutmuyorlar. Doğrudan HDP, AKP medyası “HDP’nin hendek çukuru” diyordu. “HDP’liler camiyi yaktı, HDP’liler insanların evinin altına bomba koydu”. HDP’den başka bir şey demiyorlardı. Demirtaş, Yüksekdağ, vekillerimiz hedefte. Öyle bir atmosferde biz bu çalışmayı yapıyorduk. Ben burada ne diyorum? Hepimiz insanız, sizler de insansınız. Siz böyle bir ortama gidin, bu çalışmayı yapın, ağzınızdan barış sözcüğünü çıkaramazsınız. Sinirleriniz buna elvermez. ‘Biz diyalogla, barışla çözelim’ demezsiniz, diyemezsiniz. Siyasi cesaret ve yürek ister. Çünkü öfkenin, intikam duygusunun had safhada olduğu, herkesin patlama noktasına geldiği bir ortamda biz çıkıp barıştan söz ediyorduk. ‘Düzelecek’ diyorduk, ‘bize güvenin siyasi olarak bu iş çözülecek’ diyorduk. Ama dönüyorduk yaptığımız açıklama akşam bütün televizyon kanallarında “HDP’den hendeklere destek, HDP’den kaosa destek”; yayınlar böyle yapılıyordu. Savcılar da o iktidarın o dönemki siyasi hedefleri doğrultusunda fezlekeler düzenliyordu. Savcıların birçoğu doğrudan talimat almıştı, çalışıyordu bugün olduğu gibi, doğrudan. “Şunlarla ilgili fezleke hazırlayın, şunları getirin” şeklinde. Bir kısmı da siyasi atmosferden kendine görev biçip bizlere fezleke hazırlıyordu. Kimse kusura bakmasın. Ben çok eleştiri yaptım.
 
'''Ortada bir suçlu varsa o katliamları yapanlardır'''
 
Kimileri beni; hendekleri, barikatı, partimi -ismimi kullanarak- daha çok hendek, barikatı desteklemekle eleştirdi. Kimileri de desteklememekle eleştirdi. Halen bu tartışmalar sürüyor. Benim görüşlerim buradadır. 2015’ten beri açıklamalar yapmışım, arkasındayım. Bana göre doğru tutum buydu. Biz o yıkımları durdurabilmeliydik, başarabilmeliydik. Daha güçlü bir siyasi irade ortaya koyabilmeliydik, o yıkımlara izin vermemeliydik, iki tarafı da ikna edebilmeliydik. Burada siyasi sorumluluğumuz var. Dediğim gibi ben halkıma karşı bunun mahcubiyetini duyuyorum ama mahkemenize karşı bunun zerre kadar suç oluşturduğunu düşündüğümden savunma yapmıyorum.
 
'''120 kişi Cizre'de canlı canlı yakıldı'''
 
Ortada bir suçlu varsa o katliamları yapanlardır. Şimdi Cizre bodrumlarında yaşananları nereye kadar saklayacak bu ülke? Daha onun davaları başlamadı. Cumhurbaşkanı ve başbakana hakaretten dava açtılar benimle ilgili Cizre meselesinde. ‘Çocuk katilisiniz, sivil insanlar bodrumlarda yakıldı’ dediğim için hakaret dosyaları açıldı. Orada daha kapsamlı savunma yapıp Cizre ile ilgili delillerimizi sunacağız. Ama bilin ki aralarında küçük bir grup silahlı kişilerin de olduğu, sayılarını bilemiyorum ama çoğunun silahsız olduğu 120’ye yakın Cizre’de iki ayrı apartmanın bodrumuna sıkıştırılacak şekilde operasyon alanı daraltıla daraltıla getirildiler ve o insanlar oradan bizi aradılar telefonla. Ses kayıtlarının tamamı bizdedir. O dönem milletvekillerimiz bakanlıkla görüştü. Sağlık Bakanlığı ile, İçişleri Bakanlığı ile, müsteşarla, bakanın kendisi ile telekonferans yaptırdık. Oradaki gençler diyorlardı ki ‘biz buradan çıkmak istiyoruz, biz silahsızız ama başımızı çıkardığımız anda ateş ediyorlar.’ Biz de bakanlıkla görüşüyorduk, diyorduk ki ‘ateşi durdurun ki çıkabilsinler.’ Bakanlık saatlerce uğraşıp bize dönüyordu, ‘tamam’ diyordu, çıkabilirler. Aradan yarım saat geçmiyordu arıyorlardı diyorlardı ki ‘çıkmayı denedik, çok yoğun ateş altına aldılar bizi.’ Yani oradaki güvenlik bürokrasisi ne bakanlığı takıyordu, ne hükümeti, ne devleti. ‘Devlet de hükümet de biziz’ diyordu. 'Bunları bizim elimizden canlı olarak almak isteyen varsa onlar da terörist' diyordu. Efkan Ala’nın açıklamaları var. Daha önce Meclis Darbe Komisyonu’na verdiği ifadeleri burada okumuştum. Aynen şunu diyordu; “Oralarda bizim kontrolümüz dışında olan güçlerin olduğu anlaşılıyor”. Ne yaptılar biliyor musunuz? Günlerce o gençler orada sıkıştırıldılar. Suları bitti, yiyecekleri bitti. Açlıkla, susuzlukla önce terbiye etmek istediler. Canlı yayınlara bağlandılar, televizyonlardan yardım istediler. 120 kişi. En son hepsini yaktılar orada, yaktılar… Ben gittim gözlerimde sonradan gördüm, küllerini gördüm. DNA’larından bile teşhis edilemediği için kaç kişinin orada katledildiğini bile bilemedik. Geri kalanlar sonra kimsesizler mezarlığına götürüldü, Cizre’de defnedildi.
 
'''Hükümetten aldıkları gazla, yetkiyle, emirle şehirleri yakarak darbe ortamı hazırladılar'''
 
Yakıldılar. 2015 yılında. Hitler’in gaz ocaklarından, fırınlarından, 1940’lardan söz etmiyorum. 2015’te Cizre’de oldu bu ve siz bizi bu açıklamalardan dolayı terör örgütü yönetmekten dolayı yargılıyorsunuz. Ağır, vahşi katliamlar yapıldı, bunu söylemeyelim mi? Bunu söyleyince Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a hakaret olacak diye bu tarihi gerçeği, acı gerçeği görmezden mi gelelim? Ben görmezden geleyim, siz de görmezden gelin… Zannediyor musunuz ki ona tanık olmuş halk bunu unutuyor? Milyonlarca insan bunun doğru olduğunu, gerçek olduğunu biliyor. Günlerce uğraştık, günlerce… Merkez medyada haber bile olmadı. O insanlar orada katledildiler. Siyasi sorumlusu AKP’dir, Erdoğan’dır, Davutoğlu’dur. 15 Temmuz’da da çıktı ki bunlar büyük bir vahşet, büyük bir kin ve öfkeyle bütün şehirleri yıkıp darbe ortamı hazırlamaya çalışıyorlarmış. Hükümet de bütün bunların arkasındaydı. Hükümetin verdiği gazla, yetkiyle, emirle bunlar yapıldı. Yani hükümet bir yandan orada Kürtleri katlettirirken bir yandan kendi kuyusunu kazdırıyordu. Bu gerçekleri tartışmayalım mı?
 
'''20-30 tane silahlı genç var diye bütün şehir tankla, topla yıkılır mı? Yıkıldı yıkıldı!'''
 
Hendek, barikat dönemine dair konuşulması gereken çok şey var. Yargılanması gereken ne HDP ne Demirtaş’tır ne de başka bir milletvekili arkadaşımdır. Konuşmalarımı eleştirebilirsiniz. Her türlü konuşmamda yanlış noktalar bulabilirsiniz, mesajı yanlış verdiğimi düşünebilirsiniz, yeterince açık olmadığımı düşünebilirsiniz. Ama bunların hepsi siyasi eleştiridir, suçlama olamaz. Ben elimden geleni yapmaya gayret ettim. Bütün arkadaşlarım, o otobüs kürsüsünde, göreceksiniz 15 tane milletvekilimiz var, 8 ilçeyi, 3 ili dolaştık 12 tane miting yaptık. 1 hafta içerisinde buraların hepsini dolaştık ve bu çağrıları yaptık. Ama bir karar verilmişti hükümet cephesinden. Kesinlikle bu hendek, barikat kaldırılmayacak. Emin olun silahlarını bırakıp o gençler deseydi ki biz kendimiz kapatacağız, hükümet diyecekti ki “Hayır kapatmanıza izin vermiyoruz”. Çünkü lazımdı onlar için. Büyük bir fırsat olarak görüyorlardı. PKK kaç yıldır Kandil’de? Kandil’e böyle bir operasyon yapılmamış ya! Sur’a yapılan, Cizre’ye yapılan operasyondan daha hafifti Kandil’e yapılanlar. 20-30 tane silahlı genç var diye bütün şehir tankla, topla yıkılır mı? Yıkıldı yıkıldı! Bakın hala kaç yıldır yapılamıyor. Bir tarih, bir kültür yok edildi. Ortada suç varsa budur.
 
'''Davutoğlu ve o dönemin tüm siyasi sorumluları, halkımız nezdinde mahkum olmuştur'''
 
Öbür türlü elde silah kullanan, yasaya karşı gelmemiş, suç işlememiş mi? Zaten yargılanıyor yakalananlar. Geri kalanlar da zaten öldürüldü, ya da sivil insanlarla birlikte toplu olarak katledildi. Suç varsa yargılanıyorlar. Yasaya göre suçsa yargılanacaklar. Bunu göze almış demek ki silahı eline alan. Biz buna bir şey demiyoruz. Onu göze almış ki, kendisi de savunmasını mahkemede yapar ben onu savunacak değilim. Açıklamalarımda da bunu belirttim. Ama devlet, hukuk devleti, hukukun dışına taştığı anda başka bir şey olur. Ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Benim işim siyasetçi olarak ağırlıklı olarak buydu. Sorumlularla o dönem hiç şüphesiz hükümetti. Davutoğlu işte “7 Haziran ile 1 Kasım arası terörle mücadelede defterler açılırsa birçok insan insan yüzüne çıkamaz” dedi. Sonra farklı yorumlandı bunlar. Ama anlaşılıyor ki bu açıklamaları taksit taksit siyasi amaçlar için kullanacak. Kendileri bilir. Biz şeffaf bir siyasi partiydik, öyle kurulduk, mücadelemizi de öyle sürdürdük. Ama kendisi de dahil o dönemin bütün siyasi sorumluları halkımız nezdinde, halk vicdanında mahkum olmuştur. Gün gelecek sandıkta da daha güçlü cevabını alacaklar. Umarım bir gün bizler değil, onlar yargı karşısına çıkarak hesap verecekler. Siz bu talimatları bu güvenlik güçlerine verirken tam olarak ne dediniz, bunu bir savcının, hakimin sorması lazım. Bakın burada sivil insanlar öldürülmüş, orada silahlı militan gruplar da yok. Orada bu sivil insanlar nasıl öldürülmüş? Bunu araştırdınız mı diye sorması lazım yargının. Ama o günler ancak bu iktidardan sonraki günlerde ve dönemlerde olacak.
Şimdi grup konuşmalarımla ilgili de en azından kayıtlara geçsin. 22.12.2015 tarihli grup konuşmamda beyanatlarda bulunmuşum, uzun uzun izah etmişim. Sorunun çözümü konusunda. Dolayısıyla bu uzun konuşmamın dosyası, CD’si sizde olduğu için tarihe kayıt olarak geçsin istiyorum.
 
'''İddianamemde konuşmalarım dışında bir şey yok'''
 
22.12.2015 tarihli grup konuşması, 12.01.2016 tarihli grup konuşması, 2.2.2016 tarihli grup konuşması, 23.02.2016 tarihli grup konuşması, 15.03.2016 tarihli grup konuşması, 12.07.2016 tarihli grup konuşması, 26.07.2016 tarihli grup konuşması, 5.02.2016 tarihli grup konuşmaları… Bunlar partimin siyasi görüşleri olarak aynı zamanda kendi şahsi siyasi görüşlerim olarak mütemadiyen istikrarlı bir şekilde hem parlamento dışında hem parlamento içinde ifade ettiğim siyasi görüşlerimdir. Bu görüşlerim kesinlikle bırakın şiddet övgüsü, terör övgüsü, propaganda olarak nitelendirmeyi suç olarak nitelendirilemez. Ama savcı bu konuşmalarımdan yola çıkarak örgüt yöneticiliği sıfatıyla cezalandırılmamı nihai olarak iddianameden talep etmiş. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. İddianamenin en kallavi fezlekesi de budur. En kalabalık, en uzun fezlekesi de budur. 5 tane konuşmaya dayanıyor bu. Zaten iddianamede konuşmalarım dışında somut hiçbir delil yok. 3-4 tane sahte kumpas delilini de çıkararak koyduğunuzda kamuoyunun bilmediği, duyulmamış, benim konuşmalarım dışında hiçbir şey yok. Bu da onlardan biri. Dolayısıyla suçlamaları kabul etmiyorum. Beyanlarımın, konuşmalarımın içeriği, maliyeti belli bir çerçevededir. Mahkemenizin de bu çerçevede değerlendirip ele alması gerektiğini düşünüyorum. Bu fezlekeye dair savunmalarım bundan ibarettir.
 
 
'''Selahattin Demirtaş'''
1.096

değişiklik