İmran Öktem'in 1966-1967 adli yıl açılış konuşması

SAYGI DEĞER CUMHURBAŞKANIMIZ,

SAYGI DEĞER MİSAFİRLERİMİZ,

SAYGI DEĞER ARKADAŞLARIM.

Adalet yılının başlaması dolayısiyle yapılan bu toplantıya şeref verdiğiniz­den ötürü hepinize teşekkür ederim. Söze başlarken son depremlerden yur­dun doğu bölgesindeki can ve mal kaybından duyduğumuz elem ve kederi belirtmek isterim. Türk Milleti'nin idare ve azmi bu yaranın en kısa zamanda onarılmasını sağlayacaktır.

Geçen adalet yılı Yargıtay'da bağımsızlık ve hâkimlik teminatı ile ilgili Anayasa hükümlerinden birinin ilk defa uygulanmasına şahit olduk. Yargıtay Büyük Genel Kurulu, ilk defa seçim yolu ile Birinci Başkanını belirtti. Bu se­çimde benden çok daha değerli arkadaşlar dururken Birinci Başkanlığın ba­na tevcih edilmiş olması her halde Yargıtay'ın en eski bir hâkimi olduğum­dan ileri gelmiştir. Bunu 38 seneyi aşan hâkimlik hayatımın en değerli bir hatırası olarak saklayacağım. Arkadaşlarımın teveccüh ve itimatlarına lâyık olmaya çalışacağım. Arkadaşlarıma huzurunuzda teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Geçen adalet yılı içinde fâni âlemden ebedi göçen hâkim ve savcılara ve diğer adalet görevlilerine, adalete uzaktan ve yakından hizmet etmiş olanla­ra Allah'tan rahmet dilerim. Bu arada Yargıtay Üyeliğinden emekli Ali Rıza Kiper, Celâl Türkgeldi, Yargıtay Üyesi Reşat Bayramoğlu, Rüştü Kayıkçıoğlu ve Danıştay Birinci Başkanlığından emekli Selâhattin Odabaşıoğlu ve Da­nıştay Üyeliğinden emekli Rasim Üngör, Askerî Yargıtay Hâkimliği'nden emekli Tümgeneral Aziz Avman, Tümgeneral Hulusi Alpagut, Hâkim Albay İbrahim Akmaner ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Ekrem Tüzemen'in adalet hizmetindeki emeklerini şükranla anar hepsinin aziz ve temiz ruhları önünde saygıyla eğilirim.

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi Başkanı Kâmil Tepeci 40 seneye yakın şerefli ve muvaffakiyetli hâkimlik hizmetini yaş itibariyle emekliye ayrılmak suretiyle kapatmış bulunuyor. Kendisine sıhhatli ve uzun ömürler dilerim.

Eski Birinci Başkan Recai Seçkin ile Dokuzuncu Hukuk Dairesi Başkanı Muhittin Taylan Anayasa Mahkemesi üyeliklerine seçilmek suretiyle Yargı­tay'daki başarılı vazifelerinden ayrılmışlardır. Yeni vazifelerinde dahi başarı­larının devamını dilerim.

Geçen adalet yılı içinde adalet hizmetinde görev alan hâkim ve savcılara ve Yargıtay'daki eski görevine avdet eden Üye Kâmil Gürçay'a başarılar te­menni ederim. Bu yıl içinde Yargıtay'da müteaddit üyelikler aylarca önce açılmış olduğu halde Yüksek Hâkimler Kurulu tarafından bu yerler için he­nüz seçim yapılamamıştır. Önümüzdeki günlerde Lütfü Akatlı, Asım Erkan ve Ekrem Tüzemen'den açılan Anayasa Mahkemesi Üyeliklerine Yargıtay Hâkimleri içinden üç arkadaş seçilecektir. Yargıtay'daki açıklar bu suretle çoğalacaktır. Boşlukların acele doldurulması işlerin aksamasına engel ola­caktır. Yüksek Hâkimler Kurulu üyeleri görevlerini kavramış, çalışkan, hâ­kimlik mesleğinde muvaffak olmuş muvakkat olarak bu kurulda çalışan muhterem arkadaşlarımızdır.

Kurul'un çalışmalarındaki gecikmeler, aksamalar ve yetersizlik kanunî sistemin bozukluğundan ileri gelmektedir. Bu kurulun özel kanunla düzeltil­mesi mümkün kısımları hakkında bir tâdil tasarısı Bakanlar Kurulu'na sevkedilmiştir. Yargıtay'a üye seçilmesini daha süratlendirecek esasların bu tasa­rıya alınmış olması lâzımdır. Tasarının ihtiyaca uygun şekilde biran önce ka­nunlaşması beklenmektedir. Anayasa'dan gelen aksaklıkları düzeltecek te­şebbüslere girişme zamanı gelmiştir.

Yargıtay 1965 takvim yılında bir evvelki yıldan (19 bin) küsur iş devral­mış bulunuyordu. 1965 yılında (165 bin) küsur iş gelmiş ve toplamı (185 bin) küsura varmıştır. Bundan (162 bin) küsuru çıkarılmış, (22 bin) küsuru 1966 takvim yılına devredilmiştir. Bir evvelki yıla nazaran gelen, çıkan ve devredilen iş sayısında artış müşahede olunmaktadır.

Yargıtay'da Dördüncü Hukuk, Ticaret Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu'nda en çok gecikme bulunmaktadır. 6 ve 7 nci Hukuk Daireleri son gün­lerde teraküme doğru gitmektedir. Dördüncü Hukuk Dairesi ile Ticaret Dairesi'nde (5 bin)'den fazla iş tetkik sırası beklemektedir. Bugün Ticaret Daire­sinde 1964 yılının son günlerinde gelen, Dördüncü Hukuk Dairesi'nde 1965 yılı ağustos ve eylül aylarında gelen işler tetkik edilmektedir. Hukuk Genel Kurulu'nda (1100) küsur iş vardır. 1963 yılında gelmiş olan işlerden bir kıs­mı sıra beklemektedir. Genel Kurul'un haftada bir gün toplanabildiği, bir kı­sım toplantılarda içtihadı birleştirme görüşmeleri ve seçimler yapıldığı gözönünde tutulursa Genel Kurul işlerinin niçin geciktiği anlaşılabilir. Adalet işleri bu kadar geciktirilemez. Mahkemeden adalet bekleyenleri senelerce bekletemeyiz. Yargıtay hâkimleri bütün gayretlerini sarfetmelerine rağmen bazı dairelerde terakümü önleyememişlerdir. Bunun başka yollardan çaresi be­hemehal bulunmalıdır. Adalet Bakanlığfnm Yargıtay'a 30 üye ilavesine dair bir kanun tasarısı hazırlayıp Bakanlar Kurulu'na aylarca önce sevkettiğini memnuniyetle öğrenmiş bulunuyoruz, işin ehemmiyet ve aceleliğine rağ­men bu tasarı aylardan beri Bakanlar Kurulu'ndan Büyük Millet Meclisi'ne sevkedilmiştir. 30 üye süratle Yargıtay kadrosunda yer aldığı takdirde işleri çok dairelerin müteaddit gruplar halinde çalışmaları sağlanacak, diğer daire­ler takviye edilecek, birikmeler önlenecektir. Bu arada Yargıtay'ın raportör kadrosunun dahi takviyesi cihetine gidilmelidir. Bugünkü üye yardımcısı ve raportör kadrosu yetersizdir. Hukuk Genel Kurulu işleri üzerine de eğilmek icabeder. Bu kurulun daha kolaylıkla ve daha sık toplanmasını sağlayacak, kurulun toplantı zamanında işleri çok dairelerin dahi ayrıca toplanıp kendi daire işleriyle uğraşmalarına imkân verecek bir sistem üzerinde durulmalıdır. Genel kurulların üçte iki toplantı yeter sayısı karşısında o kurullar toplantı halinde iken kurula dahil dairelerin ayrıca kendi işleriyle meşgul olmaları im­kânı bulunmamaktadır. Bu sebepledir ki, genel kurullar haftada bir günden fazla toplanamıyor. Toplantı yeter sayısının indirilmesi genelkurulların daha kolaylıkla ve daha sık toplanmasını sağlayacaktır. Fakat hiçbir üyenin men­sup olduğu genel kurula iştiraki menedilmemelidir. Bu yolda bir kanun tekli­finin Millet Meclisi Adalet Komisyonu'na tevdi edildiğini öğrenmiş bulunuyo­ruz. Teklif metnini ve gerekçesini incelemek fırsatını buldum, ihtiyaçlarımıza uygun olduğunu gördüm. Teklifin biran önce kanunlaşmasını beklemekte­yim.

Anayasa'nın emrettiği Hâkimler Kanunu Tasarısı Adalet Bakanlığınca hazırlanmış, fakat henüz Bakanlar Kurulu'na gönderilmemiştir. Bu tasarıda yardımlaşma sandığı kurulmasını öngören maddelerin yer aldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sandık hâkimlerin ve o sınıfta bulunanların birçok ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Sandığın biran önce faaliyete geçirilmesi sağlanmalıdır. Ge­çen adalet yılı içinde Yargıtay Kuruluş Kanunu hakkında bir hareket müşa­hede edilmemiştir. Bu iş çok gecikmiştir, icra memuru yetiştirmek için behe­mehal bir meslek mektebi açılmalıdır. Buna imkân verecek kanun süratle çıkarılmalıdır. Adlî Tıp Müessesesi'nin ve vilâyetlerde adlî tabiplerin durumu gözden geçirilmelidir. Bu teşkilâtın ıslahı adaletin daha doğru ve daha sürat­le yerine getirilmesini sağlayacaktır. Bugün Adlî Tıp Müessesesi İstanbul'a eski Askerî Rüştiye Okulu binasında çalışmaktadır. Bina çok dar olup, lü­zumlu tesislerin kurulmasına elverişli değildir. Mevcut tesislerle bugünkü an­lamda ilmî çalışma yapılamaz. 1927 yılından beri Adlî Tıp Kuruluşu'nda per­sonel bakımından da hiçbir ilerleme olmamıştır. Adlî tıbba hekimler tarafın­dan rağbet gösterilmemektedir. Bu müesseseyi ilmî bir şekilde çalışmaya elverişli bir binaya kavuşturmak, yeni tesislerle donatmak, adlî tabipliği ca­zip bir hale getirmek, adlî tabip sayısını ihtiyaca uygun bir hale sokmak lâ­zımdır. Konu buraya gelmiş iken Adlî Tıp'dan tamamen ayrı olan Grafoloji ve yazı ilmî, inkâr veya sahteliği ileri sürülen bir imza bir yazının tatbik ve tahkiki üzerinde durmak isterim. Bu sahada yetişmiş mütehassıslarımız pek az ve kifayetsizdir. Artık usul ve kaideleri kurulmuş ve müstakil bir ilim hali­ni almış olan bu sahada mütehassıs yetiştirilmesi ve bu sahayı içine alan bir müessese kurulması hukuk ve ceza ihtilâflarında maddi delillerin toplanmasında yardımcı olacaktır.

Baroların tam istiklâllerini sağlayacak, onları idarenin vesayetinden kur­taracak, avukatları hastalık, ihtiyarlık ve maluliyet yardımına kavuşturacak, istikbal endişesinden uzak tutacak ve mahkemelerin tam bir yardımcısı hali­ne getirecek Avukatlık Kanununu beklemekteyiz.

Geçen sene burada yaptığım konuşmada temas ettiğim Yargıtay hâkim­leri ile diğer hakimlerin protokoldaki yerleri meselesi henüz tatmin edici bir şekilde düzenlenmemiştir. Bu meselenin Anayasa'nın bu müesseseye ve bütün vatandaşların adalete verdikleri ehemmiyet derecesine uygun olarak çözülmesini Yargıtay arkadaşlarım ile il ve ilçelerdeki bütün meslektaşlarım sabırsızlıkla beklemektedirler.

Memnuniyetle haber aldığımıza göre, Adalet Bakanlığı 80, 90,100 liralık 450 adet hâkim ve savcı kadrosu ile ayrıca icra memuru, başkâtip ve zabıt kâtibi kadrosu sağlamak üzere Bakanlar Kuruluna başvurmuştur. Bu teşeb­büsün müsbet sonuç vermesi halinde vilâyet hâkim ve memur kadrolarındaki sıkışık durum ortadan kalkacak, vatandaşlar adalet hizmetlerinden daha kolay ve daha geniş bir şekilde faydalanacaklardır.

1966 yılında Yargıtay sekiz içtihadı Birleştirme Kararı vermiştir.

Bir nu­maralı karar; Türk Ceza Kanunu'nun 456 ncı maddesinin 4 üncü bendinde bahis konusu «dilen basit müessir fiilin belli bir hısım aleyhine silâhla işlen­miş olması halinde mağdurun dava ve şikâyetten vazgeçmesinin tertip edi­lecek ceza miktarına müessir olup olmayacağı ile ilgilidir. Yargıtay bu konuda mağdur hısım dava ve şikâyetten vazgeçmiş olsa dahi hem hısımlık ve hem de fiilin silâhla işlenmiş olmasından dolayı 457 nci maddenin ilk fıkrası gere­ğince cezanın iki defa arttırılması gerektiğine karar vermiştir.

İki numaralı karar; cezaların infazı hakkındaki 647 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi ile ilgilidir. Bu madde sürgün cezalarını kaldırmıştır. Bu mad­de ile Türk Ceza Kanunu'nun 173 üncü maddesinin son fıkrasındaki (tayin olunacak bir mıntıkada ikametle emniyeti umumiye nezareti altına alınmak) cezasının kaldırılmış olup olmadığı noktasındaki tereddütler giderilmiş ve bu fıkradaki fer'i cezanın kaldırılmış olduğu sonucuna varılmıştır.

Üç numaralı karar; ceza davalarında hükümden sonra yapılan muhake­me masraflarının ne zaman ve nerede ve ne şekilde karar altına alınacağını açıklamaktadır.

Dört numaralı karar; Ereğli Kömür Havzası'nda kömür istihsali sırasın­da ocağın üstündeki gayrimenkullerin maruz kaldıkları zarar ile ilgilidir. Kö­mür çıkarılması sırasında yeraltında meydana gelen boşluklardan, toprak üzerindeki arsaların kullanılmaz hale geldiği ve binaların hasara uğradığı ile­ri sürülerek' madeni işletene karşı açılan tazminat davalarında davacıya ait tapu kaydının 17 Ocak 1326 tarihli Tezkere-i Sâmiye ve bununla ilgili tevhi­di içtihat kararı karşısında geçersiz olduğu ve doğru bir esasa dayanmadığı yolundaki savunma incelenmelidir. Kaydın geçersiz olduğu sonucuna varılır­sa tazminat davası reddolunmalıdır. Kayıt geçerli bulunuyorsa maden işle­ten arz üzerinde gayrimenkul sahibine karşı Borçlar Kanunu'nun 58 inci maddesi uyarınca ve bu maddede yazılı sebeplerden dolayı kusursuz so­rumluluk esasları dairesinde sorumlu tutulacaktır.

Beş numaralı karara göre; bir kadın kocasının evli olmayan başka bir kadınla zina yapmasına, o kadını evine alıp karı - koca gibi yaşamasına ön­ce müsaade ve muvafakat etmiş olsa dahi bu müsaade o fiilin işlenmesin­den sonra belli süre içinde karının şikâyette bulunmasına kocanın ve onunla zina yapan yabancı kadının cezalandırılmasına engel olmayacaktır. Bu karar Türk aile anlayışına, kadının genel olarak aile içindeki zayıf durumuna uy­gun olduğu gibi aile düzenini takviye etmek ve tek kadın ile evlilik esasını perçinlemek bakımından da faydalı olacaktır.

Altı numaralı karar; 6785 sayılı imar Kanununun 20 inci maddesi ile ilgili­dir. Ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapıldığından dolayı belediyece durduru­lan inşaata devam edenler hakkında bu madde uyarınca belediye encümenleri tarafından para cezası tayin olunur. Yargıtay işbu para cezalarına karşı yapılacak itirazların adlî yargı yerlerinde tetkik edilemeyeceğini karar altına almıştır.

Yedi numaralı karar; cismanî zarar gören kimseye ve adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi tazminat ödenmesi ile ilgili Borçlar Kanunu'nun 47 nci maddesini manalandırmakta istihdam edenin sorumluluk şart­larını belirtmektedir. Şöyle ki; istihdam edenin bu madde uyarınca manevi tazminat ile sorumlu tutulması için kendisinin veya müstahdemin kusuru şart değildir. Sebebiyet ve illiyet münasebeti sabit olmak kaydiyle hâkim bu maddede sözü geçen hususî hal ve şartları gözönünde tutarak manevi taz­minata hükmedebilecektir. istihdam edenin veya müstahdemin veyahut her ikisinin kusurunu, ölenin veya cismanî zarara uğrayanın birlikte zarara se­bebiyet verme halini ve nisbetini veya mağdurun müterafik kusurunu hususi hal ve şartlar arasında mütalâa ve takdir edecektir.

Sekiz numaralı karar; kira borcunu ödemeyen kiracılar hakkında kira akdini sona erdirmek için gönderilen ihtar ile ve Borçlar Kanunu'nun 260 ve 288 inci maddeleri ile ilgilidir. Kiracı kiranın müddetine ve cinsine göre, 6, 30, 60 günlük ihtara rağmen kira borcunu ödemediği takdirde kiralayan ki­ralananın boşaltılmasını isteyebilir. Yargıtay bu müddetlerin hesabında ihta­rın tebliğ edildiği günün sayılmayacağını kabul etmiştir.

Yargıtay Genel Kurulları ile özel Dairelerin geçen adlî dönem içinde çöz­dükleri hukuk meselelerini burada anlatmaya imkân olmadığını biliyorum. Fakat Ceza Genel Kurulu'nun bir kararını ehemmiyetine binaen yüksek hu­zurlarınıza arzetmekten kendimi alamadım. 20 Eylül 1965 tarihli bu karar Nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumanın veya vermenin, bu su­retle nurculuk propagandası yapmanın Türk Ceza Kanunu'nun 163 üncü maddesinde yazılı suçu teşkil ettiğini belirtmektedir.

Ceza Genel Kurulu kararına katılan yüksek ve muhterem hâkimlerin hepsi ceza hukuku sahasında temayüz etmiş, İslâm Dini'nin iman ve itikat ve ibadetle ilgili temel ve özelliklerini gayet iyi bilen, Anayasa'nın ve özel kanunların sağladığı vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine saygılı samimi kimselerdir. Esasen biz hukukçular için samimi ve hakiki iman sahibi bir in­san makbul ve muteber insandır. Bu iman ister Tevrat'ın, ister İncil'in ve is­ter Kuranın tanıdığı Allah'a karşı olsun. Bütün bu kitapların getirdikleri itikat ve iman esas ve temellerinin, ibadet şekillerinin gayesi insanları kendisi, ai­lesi ve çevresi için zararlı olmaktan korumak onları faydalı bir hale getirmektir. Hukukun gayesi de budur. Hiçbir kimse dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Bunu elbet Yargıtay hâkimleri bilir. Fakat hiçbir kimse Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma ve siyasî veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istis­mar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu 1960 Devrimi'nin getirdiği 1961 Anayasası'nın ihmaline hiçbir aydın Türk'ün müsaade ve müsamaha ede­meyeceği temellerden biridir. Din, iman ve ibadet perdesi altında kendisine, ailesine, çevresine, milletine zararlı hareketler yapılıyorsa ve suçlar işleni­yorsa bu hal dinin, din ve vicdan hürriyetinin kötüye kullanıldığını gösterir. Hukuk buna müdahale eder. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Nur Risaleleri adı altında el yazması, taş basması, matbaa basması olarak ele geçen kitapları, bunların lehinde ve aleyhinde yazılmış broşürleri ve yazıları incelemiş, yuka­rıda sözü edilen kararı vermiştir. Nur Risaleleri ile ilgili bazı ceza kovuştur­maları beraatle neticelenmiş ise de ceza hukuku bakımından nerede ve ne zaman hangi şartlarla muhkem kaziyye bahis konusu olacağını ceza huku­ku ile uğraşan hâkimler çok iyi bilirler. Ceza Genel Kurulu işbu kararda şu hususları belirtmektedir:

Nurculuğun kurucusu Nurslu Said; yarı cahil, okuyup yazmasını bilme­yen bir adamdır. Bir zamanlar doğu bölgesinde şeyhlik faaliyetinde bulun­muş, İstanbul'da siyasete atılmış, siyasî bir demeğin kurucuları arasına gir­miş, 31 Mart Vakası'ndan önce Derviş Vahdeti ile münasebet kurmuş, Vol­kan Gazetesi'ndeki yazıları ile 31 Mart Vakası'nı körüklemiştir. O sıralarda Kürt Teali Cemiyeti'ne girmiş, Kürtleri Türkler aleyhine tahrike gayret etmiş, Cumhuriyet Devri'ndeki yazılariyle de memleketin birliğini bölücü -faaliyet göstermiştir. Türkiye'nin batılılaşmasına, millî şuurun uyanmasına yazılariy­le ve hareketleriyle muhalefet etmek istemiştir. Türkiye'nin kurtarıcısı ve ku­rucusu büyük Atatürk'ün inkılâpçı hareketlerini tasvip etmemiş, yazılariyle onu tahkir etmiş, reformu durdurmak istemiştir. Dini siyasete âlet ve Devle­tin dahili emniyetini ihlâl etmek suçlarından hapse mahkûm olmuş, cezasını çektikten sonra bir mahalde ikâmete mecbur edilmiştir. Kendisi İslâm Dini ve itikadı ite bağdaşması mümkün olmayan fikirler ortaya atmış, iddialar ileri sürmüştür. Kendisine mucize derecesine varan kerametler izafe edilmekte­dir. Said Nursî siyasî toplumu ümmetçilik temelleri üzerine kurmak istemek­tedir. Ona nazaran Atatürk Devrimleri dine aykırıdır. Bunlara muhalefet et­mek lâzımdır. Nur Risaleleri müsbet ilmi inkâr etmekte, medeni icatları ise Kuran ile izaha kakışmakta ve yegâne ilmin Kuran ilmi olduğunu, Kur’anı ise yalnız Nur Risalelerinin açıkladığını, bu Risaleler okunmakla Kur'an ilmi­nin öğrenilmiş olacağını ileri sürmektedir. Nur Risaleleri'nin gerçek amaçları­na nüfuz edebilmek için bu konuda yazılmış eser ve yazıların tamamen gözden geçirilmesi lâzımdır. Nurculuk maddiyatı, tabiatı ve modern felsefeyi tamamen red ve bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. Lâik bir Devlet düzeni şeriata aykırıdır. Lâiklik ile dinsizlik arasında bir fark yok­tur. Reform ancak Hıristiyanlık'ta mümkündür. Türk reformu Hıristiyan refor­munun bir taklidinden ibarettir, İslâmiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeye­cek derecede mükemmeldir (İslâmiyet’in inkişaf ve tekamül tarihinden ha­bersiz görülmektedir). Yine Said Nursî'ye nazaran lâik Cumhuriyetçi düzen, dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. Atatürk idaresi dehşetli ahir zaman­dır. Dinsizlik, komünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllardır. Devrim kanun­ları muvakkattir ve Hıristiyan kanunlarıdır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. Devlet İslâm esaslarına göre kurulmalıdır. Devletin manevi şah­siyeti Müslüman olması lâzımdır. Müslümanlara Kur'an dışında bir Anayasa lâzım değildir. Said Nursî milliyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Milliyet­çilik İslâm birliğine manidir. Bu yol ile Bolşevizme ve Sosyalizme karşı mü­cadele edilemez. Bunlarla ancak İslâm ümmetiçiliği mücadele edebilir, İs­lâmların ittihadı şarttır, İslâm milletinin saadeti yalnız İslâm! hakikatlerle ola­bilir, İslâm Devleti'nin merkezi ve Mekke'si Arabistan Yarımadası olacaktır, İslâm dininde inkılâp yapılamaz. Devrimler İslâmiyet'e aykırıdır. Çok kadınla evlenmek caiz ve şarttır. Aile saadeti ancak İslâm şeriatı dairesinde müm­kün olabilir. Bankalar kapıtılmalı, faiz yasak edilmelidir. Mirasta kadın ile er­keğe müsavi hisse verilemez. Kadının kocasından boşanma istemeye hakkı yoktur. Nursî, hilâfet ve saltanatın kaldırılmasını hatırlatarak teessür ve üzüntü duyduğunu neşir ve ilân etmektedir. Ona göre. bu Devletin - yani Türkiye'nin - felâketi âlemi İslâm'ın müstakbel saadet ve hürriyeti ile telâfi edilecektir. Bu musibet İslâm kardeşliğini inkişâf ettirecektir. Bu cümleler Nur Risaleleri diye anılan kitaplardan mehaz gösterilmek suretiyle Genel Kurul ilâmına aynen alınmıştır. Görülüyor ki, İslâm kardeşliğini inkişaf ettire­ceği gerekçesiyle Türkiye'nin felâket ve musibeti onda bir sevinç uyandır­mıştır.

Kararda belirtilen hususlara devam ediyorum: Nurcular kendilerine Nur Talebeleri adını vermektedirler. Nur Talebesi olmak için bazı merasim yapıl­ması ve bazı taahhütlerde bulunulması lâzımdır. Nur Talebeleri bekâr kal­malıdırlar. Muhakkak evlenmek lâzım ise, bir Nurcu ile evlenmelidirler. Nur Risaleleri'nde Kur'an Âyetleri'nin tefsirinde onların tahammül edemeyeceği tarzda batını ve manevi manâlar verilmektedir. Samimi İslâm inanışının red­dettiği tevafuklar, cirif, ebced hesaplariyle, hurifilik usulü ile Kukanın manâlandırılmasına çalışılmış, gelecekten haber verilmeye kalkışılmıştır. Nur Risa­leleri mukaddes kitaplar arasına katılmak istenmiş, Nurculara mahsus dua­lar tanzim olunmuş, bu suretle Müslümanlar arasında dahi bir zümre mey­dana getirilmiştir. Bu risalelerde Türk Milleti arasında ırk esasına dayanan, zümrecilik cereyanları teşvik edilmiştir. Risalelerle Türk Devleti'nin bağımsız­lığını tenkis ve birliğini bozma yolunda hareketlerde bulunulmuş, devrimlerin ve devrim kanunlarının meşru olmadığı yazılıp telkin edilmiş, lâik bir Cumhu­riyet kurduğu için Atatürk'e ağır tecavüzler yapılmış, bunları yaymak Türk Ceza Kanunu'nun 163 üncü maddesini ihlâl eden bir suç teşkil etmiştir. Çok kadınla evlenmenin propagandasını yapmak, aile ve miras hukukunun şeriat hükümlerine tabi olması lüzumunu açıkça yazıp telkin etmek faizin yasak ol­duğunu, bankaların kapatılması gerektiğini ileri sürmek, Şer'iye Mahkemeleri'nin ihyasını istemek suretiyle de 163 üncü madde ihlâl olunmuştur. Cum­huriyetten önce yazılan risaleler dahi yakın zamanlarda tekrar bastırılıp da­ğıtılmıştır. Bunlardan birinin ilk sahifesinde (Bu müdafaayı bu asra daha mu­vafık gördük) denilerek o Risaledeki sözler için dahi söylenmiş sayılmıştır. Bu nitelikteki Risaleleri okumak üzere halka verdikleri sabit olan sanıkların 163 üncü madde uyarınca cezalandırılmaları lâzımdır. Bu karar 15 sahifedir. Geniş açıklamaları ihtiva ediyor. Ben hülâsasını çıkardım.

Nurculuk gibi Müslümanlar'ın çoğunluğu tarafından İslâm akideleri ile teli­fi mümkün olmadığı kabul edilen gerici ve sağcı cereyanlar yurt içinde çok tehlikeli bir hal almıştır. Aydın ve doğruyu gören vatandaşlarımın dikkat na­zarlarını çekerim. Bu akımlara kapılan vatandaşlarımın mühim bir kısmı saf ve temiz insanlardır. Allah'a inanma ihtiyacı karşısında din bezirganlarının ağalarına düşmüşler ve yollarını sapılmışlardır. Bunları kurtarmak lâzımdır.

Gerçekten bu gerici akımlar toplumu orta çağın başlarına itmekte bir kıs­mı ise vatandaşlar arasında ırk bakımından hizipler yaratmak, reformcu di­namizmi önlemek istemektedir. Bizim vazifemiz Türkiye'yi din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan korumak, gericiliği önlemek, devrimleri aynı can­lılık ile ayakta tutmak, yalnız müsbet ilim metotları üzerinde yürümektir - (En hakiki mürşit ilimdir). Atatürk'ün ölümünden itibaren 30 seneye yakın bir zatnan geçmiştir. Bunları burada tekrar etmek lüzumunu duymak çok hazindir. Dindar görünmenin komünistliği önleyeceği iddiası da boştur. Milyonlarca koyu Müslüman topluluğunun demirperde gerisinde yaşadığı bir hakikattir. Fakat milliyet duygusunun zayıflaması, millî bütünlüğün çözülmesi, ister ırk, ister din, ister servet bakımından olsun herhangi bir sebeple vatandaşlar arasında ikilik şuurunun uyandırılması, fukaralık ve zaruretin artması, müsbet ilimden yana cehalet komünizm için en müsait bir ortamdır. Bu şartları haiz ve fakat çoğunluğu dindar insanların teşkil ettiği ortama komünizm din kılığı altında nüfuz etmeye çalışır. Bunu hiç unutmamak lâzımdır.

Büyük inkılâpçı Atatürk'ün şu sözlerini hatırdan çıkarmamalıdır:

Türk genci inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumu­na, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve inkılâpları benimsemiş­tir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, ad­liyesi vardır demiyecektir. Hemen, müdahale edecektir. Ve kendisi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalaya­caktır. Genç polis;henüz inkılâp ve Cumhuriyetin polisi değildir diye düşüne­cek fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek; demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lâzım diyecek. Onu hapse atacaklar; kanun yolundan itirazını yapmakla beraber meclise telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek diyecek ki: Ben iman ve kanaatimin icabını yaptım müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmiş isem bu haksızlığı meydana getiren sebepten ve amilleri düzeltmekte benim vazi­femdir, işte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği...

Rahat uyu Atatürk; bugün böyle aydın bir Türk gençliği yetişmiştir ve iş başındadır. Senin dediğin gibi; adliyemizin emin olduğun yüksek iktidarı sa­yesinde Cumhuriyet mukadder tekâmülü takip etmekte, türlü şekil ve kisve­deki tecavüzlere karşı vatandaşın hukukunu ve memleketin nizamını masun tutmaktadır.

Yeni adalet yılının Türk Milleti'ne uğurlu ve adalet hizmetinde bulunanla­ra başarılı olmasını diler, hepinize en candan saygılarımı sunarım.

Kaynak: Öktem, İmran. "Konuşmanın tam metni" (PDF). Yargıtay Başkanlığı. 28 Kasım 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Eylül 2021. 
Telif durumu: