Nedim Bey Merhum

Belki otuz sene evvel idi. Bir seher zamanı Boğaz’ın bütün İstinye, Baltalimanı, Hisar, ihtimal ki Kanlıca ve civarı ahalisi bir bank-i lâhûtî-i “Essalât!” tesir-i mehîbanesiyle evlerinin, yalılarının pencereleri önünde dimdik kaldılar.

Boğaz güya dalgalarını uyutmuş gibi akıyor. Fecir, iki sahil arasında ukûs-ı medîde ile çırpınan bir sadâ-yı mütemevvici dinleye dinleye açılıyordu.

Yine o zamanlarda idi ki ekseriya gecenin, mehtabın sükûn-ı dûr-a-dûru içinde mesela bir nağme-i Uşşak, bir zemzeme-i Hicaz, bir Muhayyer parça, bir Suzinak şarkı, Rast ve Mahur’a bürünmüş bir gazel, Hicazkâr çaşnilerile pür-âhenk bir meyan kenarın bir mıntıkasında, bir penceresinden bütün letafet-i sehhârânesiyle hurûc ederek yamaçlarda, koy, körfez sırtlarında bir müddet çırpındıktan sonra yürüyüp söner, fakat sımâh-ı ruhda uzun süren tahassürler bırakırdı.

Zaman olurdu ki bu lahn-i dil-firîb Kâğıthane vadilerine, Âlemdağ tepelerine, Adalar’ın gavr-ı meşacirine, Çamlıca’nın şevâhik-i güzinine doğru uçuşarak akın akın bıraktığı insicâm-ı nagamât ile saatlerce uğraşırdı.

Zavallı Nedim, pek eski bir refikim idi. Nedim’i tanımamak, bizim için hüsn-i savtın müeddasını bulamamak, Nedim’i bilmemek, Osmanlı musikisi denilen kimsesizi daha ziyade unutmuş olmak demektir.

O güzel yüz, o lisan-ı edeb, o tavr-ı has, o rikkat-i irtibat acaba şimdi ne oldu?

Şûhî-i tab’ı, Şair Nedim’in mütevatir olan şûhluğunu andırırdı. Bunun eş’âr-ı dilpezîrine bedel, onun da savt-ı bî-nazîri var idi. O sünûhat ve ilhâmâtı söylemiş, silk-i nazma dizmiş ise, bu da okumuş, terennüm eylemişdir.

Büyücek bir baş üstünde mürtesem enli, mütenasib kaşlarından, uzun kirpikler arasından daimi surette hand-â-hand gamzeler atan güzel gözlerinden, esmer rengine pek ziyade yaraşan bıyık ve sakalından, çekme burnu ile toplu ağzından müteşekkil olan o sevimli sima genişçe omuzlarına bilahare lihyedar olan az ince gerdeni ile öyle bir vaz’-ı müstahsende istinad etmiş idi ki maânî-i enzârının nâtık olduğu safvet-i kalb ile beraber görünce sevmemek mümkün olmazdı.

Okuyacağı sıralarda o güzel yüzde tebessümler artıyormuş gibi birbiri ardınca zuhur ederek pek az bir işmi’zazı müteakib ince dudakları açılır, derhal bir savt-ı davudi dalgalarıyla samia-ı dikkate hulul ederek güya bir nefir-i nagamat sağanak sağanak sadmelerle terennüme gelmiş zannını ihsasa başlardı.

Bir halde ki sesin şiddeti derece derece yükselerek aynı kuvvetle ta uzaklara kadar ihtizazat-ı muhrikasını isal eder, oralarda akise müsaid ne bulursa onun üzerinde bila-fasıla tekrar eyleyerek mevridine dönecek imişçesine etrafa yayılır, iki kat okuduğu meyanlarda, girişlerde bu şiddet daha seri ihtizazata mukarin olurdu.

Bir halde ki oda, salon içlerinde en tatlı, en ruh-nüvaz nagamattan mürekkeb bir bomba patlamış ve muhteviyatını birdenbire neşreylemiş sanılırdı. Mevla rahmet eylesin.

***

Bizim musikinin yıpranmış ıstılahatından biri de “tavır” denilen kelimedir. Filvaki bu tavrın çalıp okumada pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Bunu erbab-ı musikiden ziyade erbab-ı dikkat fark ve takdir eder. Bir eda-yı mahsus, bir tavr-ı has olanlar teganniyatımızı tevsi’, ikmal, tezyin etmiş zevattan ma’duddurlar.

Vâ-esefâ ki bu tavır asla mazbut olamıyor. Sahibi ile beraber irtihal eyliyor. İşte Nedim’in tavrı da ilelebed gaib olmuş olanlardan biridir.

Beykoz’da oturduğu esnalarda müteveffa Kemençeci Vasil ile beraber ziyaretine gitmiş idim. O gece için zaten ufak bir saz müretteb idi. Fakat kendisi hayli zamandan beridir okumuyordu. Adeta okumayı bırakmış idi.

Ziyaretimden pek ziyade neş’edar olduğu gibi Vasil’i de çoktan görmediği için kemal-i tahassür ile dinliyordu.

Hicaz faslı bitti. Vasil kemençeyi yanına koydu koymadı, odanın pencerelerinden mevkiin irtifaı hasebiyle bütün Beykoz üzerinden kopup taa Boğaz’ın karşı sahiline doğru -şedid bir sağanak kuvvetinde- öyle bir lahn-i müessir fırladı ki Vasil sapsarı kesildiği halde birdenbire sazına yapışarak:

“Elhamdülillah, piyasa nağmelerinden kurtuldum!” nidasıyla mukabeleten taksimine girişti. Meğer Nedim’den işittiğim taksimlerin sonu bu imiş.

Bu an-ı teessürün ruhumda kalan eserini şimdi bile hissediyorum. O sada-yı tiz ve latif kesileceği zamanlarda bile imtidadını temin edecek vesait-i hançeriyyeyi istimal ederdi.

Siz o geceki talihsizliğe bakın ki henüz miyane girmeden evin kapısı çalındı. Haneden bir telaş koptu. Komiser gelmiş,

“Nedir bu rezalet?” diye aşağıdan bağırıyordu. Devr-i Hamidi devri bu… Bağırtmaz! Sessizce boğardı.”