Mesnevi/1/101-150

< Mesnevi‎ | 1

101. Vaktâki o meclis ve kerem sofrası geçti; onun elini tuttu ve hareme götürdü.

Pâdişâhın o tabîbi, onun hâlini görmek için,
hastanın başı ucuna götürmesi

102. Hastanın ve hastalığın kıssasını okudu; ondan sonra onu hastanın önüne oturttu.
103. Yüzünün rengini ve nabzını va kârûreyi gördü; onun hem alâmetlerini, hem sebeblerini dinledi.
104. Dedi: Her ilâç ki, onlar yapmışlardır, o ma'mûr etmek değildir; harâb etmişlerdir.
105. İçin hallerinden habersiz idiler; iftirâ ettikleri şeyden Allâh'a sığınırım.
106. Hastalığı gördü ve ona gizli keşf oldu; fakat gizledi, sultâna söylemedi.
107. Onun hastalığı safrâdan ve sevdâdan değil idi; her odunun kokusu dumanından zâhir olur.
108. Onun ağlamasından veyâ za'fından bildi ki, o gönlün inlemesidir. Cisim iyidir ve o gönül esîridir.
109. Âşıklık, gönül inlemesinden zâhirdir. Gönül hastalığı gibi bir hastalık yoktur.
110. Âşığın illeti, illetlerden ayrıdır. Aşk Hakk'ın sırlarının usturlâbıdır.
111. Âşıklık gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir.
112. Aşkın şerh ve beyânı için her ne söylesem, vaktâki aşka gelirim, ondan utanırım.
113. Vâkıâ dilin tefsîri âşikâr kılıcıdır; fakat dilsiz olan aşk daha açıktır.
114. Vaktâki kalem yazmakta acele ett; aşka gelince kalem kendi kendine çatladı.
115. Akıl onun şerhinde eşek gibi çamurda yattı. Aşkın ve âşıklığın şerhini, yine aşk söyledi.
116. Güneşin delîli güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme.
117. Eğer gölge ondan bir nişân verirse, güneş her an bir can nûru verir.
118. Gölge sana gece masalı gibi uyku getirir; vaktâki güneş zâhir olur, ay yarılır.
119. Muhakkak cihânda güneş gibi bir garîb yoktur. Cân güneşi bâkîdir, onun dünkü günü yoktur.
120. Gerçi güneş hâriçte tektir; onun mislini tasvîr etmek dahi mümkindir.
121. Esîrden hâriç olan cân güneşinin, zihinde ve hâriçde nazîri yoktur.
122. Onun zâtının tasavvura sığması nerededir? Tâ ki tasavvurda O'nun misli zâhir olsun.
123. Vaktâki Şemseddîn'in rûyunun sözü erişti, dördüncü göğün güneşi başını içeriye çekti.
124. Mâdemki onun adı geldi, onun ni'metlerinden bir remzi şerh etmek îcâb oldu.
125. Bu dem cân eteğimi çekti; Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmuştur.
126. Dedi ki: Senelerce olan sohbet hakkı için, o güzel hallerden bir hâlî açık söyle.
127. Tâ ki, yer ve gök gülsün, akıl ve rûh ve göz yüzlerce kadar olsun.
128. Bana teklîf etme; zîrâ ben fenâdayım; benim anlayışlarım dondu, binâenaleyh ben medhi sayamam.
129. Her bir şey ki, onu ayıktan başkası söyledi, tekellüf etse, yâhut tasallüf etse lâyık olmaz.
130. Ben yâri olmayan o yârin şerhini nasıl söylerim ki, bir damarım ayık değildir.
131. Bu hicrânın ve bu gam ve gussanın şerhini, başka bir vakte kadar, şimdi bırak!
132. Dedi: Beni doyur; zîrâ muhakkak ben açım ve acele et ki vakit, kesici bir kılıçtır.
133. Ey refîk! Sûfî ibnü'l-vakt olur, yarın demek tarîkın şartından değildir.
134. Sen ise, acabâ sûfî âdem değil misin? Vara, veresiden yokluk kalkar.
135. Ona dedim: Yârin sırrı örtülmüş olması daha hoştur; sen ancak hikâyenin zımnına kulak tut!
136. O, daha hoş olur ki, dilberlerin sırrı, başkalarının sözü içinde söylenmiş gelsin.
137. Dedi: Ey bü'l-füzûl, beni reddetme; açık ve çıplak ve saklayıp esirgemeksizin söyle!
138. Perdeyi kaldır ve çıplak söyle; zîrâ ben dilber ile, gömleği ile berâber yatmam.
139. Dedim: Eğer o zâhirde üryân olursa, ne sen kalırsın, ne kenârın, ne ortan kalır.
140. Murâd iste; fakat ölçüyü de iste! Bir saman çöpü dağa tâkat getiremez.
141. Bir güneş ki ondan bu âlem aydınlandı, eğer biraz ziyâde gelse, hep yandı.
142. Fitne ve kavga ve kan dökücülük isteme; bundan ziyâde Şems-i Tebrîzî'den söyleme!
143. Bunun nihâyeti yoktur; ibtidâdan bahs et; git, yine bu hikâyenin tamâmını söyle!

Câriyeciğin hastalığını anlamak için,
o velînin pâdişâhdan halvet istemesi

144. Dedi: Ey şâh! Evi tenhâ et! Hem akrabâyı ve hem yabancıyı uzaklaştır!
145. Ev altında kimse dinlemesin, tâ ki câriyeden birtakım şeyler sorayım.
146. Ev boş kaldı ve bir dolaşan kalmadı; tabîbden başka ve ancak hastadan başka kimse kalmadı.
147. Yavaş ve yavaşçacık dedi: Senin şehrin neresidir? Zîrâ her bir şehir ehlinin ilâcı ayrıdır.
148. O şehirde karâbet cihetinden kimin vardır; akrabâlığın ve ittisâlin ne sebebledir?
149. Elini onun nabzı üzerine koydu ve bir bir cevr-i felekden dahi sordu.
150. Bir kimsenin ayağına diken battığı vakit, ayağını dizinin üstüne koyar.