Fırâk-ı Irak/Fuzûlî-i Bağdâdî'den Nef'î-i Erzurumî'ye

Bir tezelzüldü sanki bir mahşer,
Sordum eflâke hâif ü mağmûm,
-Erzurum'un sukûtudur!..
dediler.
Ebediyyette bî-huzûr oldum.

O âvân-ı ğumûm u hayrette
Seni andım, düşündüm, ağlayarak,
Ben olurken bu gamla nâlende,
Titriyordu sesimde kalb-i Irâk.

Kahraman Erzurum'un evlâdı,
Canlı bir kal'asıydı İslâm'ın;
Kalacaktır müebbeden yâdı,
Safha-i hâtırında eyyâmın.

Kadın, erkek, çoluk, çocuk ne kadar
Hak yolunda şehîdi var burada:
Bir muazzam hazîredir dağlar,
Kaldı bir ordu her harâb ovada!.

Nef'î ey benim rûhumdan mütevellid necîb oğlum!..

Ben şimdi seninle biraz hasbihâl etmek isterim. Evvelâ, senin buraya... bu ebedîler âlemine nasıl geldiğini hikâye edeyim:

Kur'an'a îmân eden şâirler, Hassân bin Sâbit'in etrâfına toplanmışlar, herkes kendi lisâniyle Salâhüddîn-i Eyyûbi'ye, Mahmûd-ı Gaznevî'ye, Yavuz Sultan Selim'e kasideler inşâd ediyordu. Ka'b bin Züheyr birden bire titredi.


kasidesini huzûr-ı nebevide okurken görülen heyecânı yine uyanmıştı. Dedi ki:

— Öbür dünyâda üstünde demgüzâr olduğum yıldız, ben buraya geldikten sonra kendi güneşinin etrâfında bin defadan ziyâde devr etti. Bununla berâber, tertîl-i Kur'ân eden şâirlerden hangisine fevkalâde bir hâl olursa ben burada titrer, sarsılır, muztarib ve muazzeb olurum. Peygamberimin bana perde-i şerîfesini ihsân ederken tebşîr ettiği niam-ı ebediyyeyi hâlâ görmedim.

Ka'b bin Züheyr'e Hassân bin Sâbit cevâb verdi.

Ben de senin gibiyim aziz kardeşim, dedi. Sülâle-i maneviyyemizden yeryüzünde bir ferd kalıncaya ve o ferd son mısrâını söyleyinceye kadar biz huzûr-ı sermedîden nasîb-i mevûdu alamayacağız.

Hassân bin Sâbit'e teveccühle Ka'b bin Züheyr sözünde devâm etti.

— Fakat bu seferki hâleti hiç bir zamân hissetmedim dedi. Şâir-i tâib Ebû Tayyibi'l-Mütenebbî eşkıyâ elinde paralanırken bile, ben bu kadar sarsılmamıştım. Âfâk-ı fenâdan atılan sihâm-ı hâdisâtın bu dakîkada acabâ hangisine hedef oluyoruz?..

O sırada sen birdenbire göründün ey Nef'î!.. Lerzân u nâlân, iki elin kanlı başını havaya doğru tutmuş, dergâh-ı izzeti arıyordun.

Acem şâirleri Enverî ile Örfî,

Âh!... O... Bizim Osmanlı cemiyyetine hediyye ettiğimiz büyük şâir Nef'î... Osmanlı pâdişâhlarının menâkıb-ı gazavâtını terennüm eden mısrâları yeryüzünden aksederken biz rûhlar, raksân olurduk, dediler.

Ebedîlere büyük bir keder müstevlî oldu.

Bu sükûnetserâ-yı lem-yezele
Kan u efgân içinde geldin sen;
Havf u hiddetle, gayz u haşyetle
Müştekîydin Murâd-ı Râbi'den.

Doğrulup bârgâh-ı Mevlâ'ya,
dedin:

— Ey Rabb-i adl ü Rabb-i ibâd,
Sana geldim garîb ü bî-vâye
Beni koydu bu hâle kahr-ı Murâd!..

Sana geldim şehîd ü âvâre;
Söyle ey Rabb-i münzili'l-Kur'ân,
Söyle sen, yazdığım kasidelere
Yakışır mıydı böyle bir ihsân?...

Bu sözlerin âlem-i ervâhda bir gulgule, bir feryâd koparttı ey Nef'î!.. Kur'ân'a îmân eden her şâir senin gibi ve seninle berâber, Murâd-ı Râbi'den senin hûn-ı masûmunu davâ ediyordu.

Burada gece yok, gündüz yok. Aradan ne kadar zâman geçti bilmem. Seni bârgâh-ı Mevlâya müteveccih, duâ eder bir hâlde gördüm. Biz duâyı yalnız fânîlerden beklerken senin bu hâlin hepimizi i'câb ediyordu. Sözlerini dikkatle... cân ve îmân kulağıyla dinledim. Sen, vecd ve istiğrâk içinde, kendinden geçmiş,

— İlâhî!.. Murâd-ı Râbi'den râzı ol. Ve onu lûtf ve kereminle irzâ et, diyordun. Benim kanım ona bin kerre helâl olsun, o, eğer beni öldürmekle âsim ise, işte nâme-i a'mâlim, o günâhı benim hesâbıma kayd et. Ben eğer bi-gayr-ı hakkın idâm edilmiş olmakla sevâba girmişsem, bu sevâbı sen onun defter-i a'mâline geçir yâ Rabbi!..

Beni affet... O yalancı dünyânın kendi gibi yalancı teessürlerine kapılarak, bir zamân ondan sana şikâyet etmiştim. Günâh ve cürmümü affet ilâhî!..

Sen böyle söylüyordun Nefî!. Hâlindeki bu tahavyüle ben beht-i azîm ile hayret ettim. O dakîkadaki şevk ve şükrânının sebebini sen, yine kendi tavsîfinle,

Hem döner, hem eşkini eyler safâsından revân

Tavrında ebedîlere anlatırken diyordun ki:

— Sultân Murâd-ı Râbi. O benim büyük pâdişâhım. Bağdâd'ı nihâyet istirdâd etti. Bakınız işte imâm-ı Azam'ın türbesini tavâf ile İslâm'a nusret diliyor. Şeyhülislâm şâir Yahyâ Efendi de pâdişâhın arkasında, huşû-ı tazîm ile el bağlamış, gözlerinden mübârek çehresiyle ak sakalına Katif'in incilerinden daha güzel yaşlar dökülüyor. Bakınız, işte Dicle, işte Fırât!.. Irâk'ın bu iki dîde-i hayâtı da şimdi şevk ile, şükrân ile ağlıyor. Yetim Irâk, yetim Bağdâd, eb-i ezelîsine kavuştu. Kâşki bin canım daha olaydı da padişâhımın cellâdı elinde ve tahtı önünde revân olaydı!... O vakit ben buraya şâkî değil, şâkir, lerzân değil, raksân gelirdim!...

Âh ey Nef'î.. Bu hutben hepimizi vecde getirdi. Ve her tarafdan bir ğulğule-i şükrân, bir velvele-i duâ yükseldi. Beklediğimiz kıyâmet başka bir sûrette ve başka hâlette kopmuştu. Kurân'a îmân eden şâirler, Hassân bin Sâbit'i imâm ederek, bârgâh-ı alâya yüz tuttular, ve duâlarına va'd-ı kabûl alıncaya kadar Sultân Murâd-ı Râbi için Allah'tan göz yaşlarıyla af ve ğufrân niyâz ettiler.

Şimdi ey şâir!.. sen de, ben de-senin ve benim gibi bir çok ehl-i îmân da- yetîmiz.. yetîm-i dâr, yetîm-i diyâr, yetim-i târihiz. Benim Bağdâdım da senin Erzurumun gibi a'dâ-yı dîn elinde inliyor.

Dicle'ye bak: dalgalarından,
Revân-ı pâk-i Muhammed semâde giryândır
Muhalledâtını İslâm'ın ettiler tahrif
İmâm-ı Azam'ın âfâk-ı ictihâdında
Eder mücâdele nâkûs ile ezân-ı şerîf!..

nevhaları buralara kadar aks-endâz!..

ÂLLÂHU EKBER!..

Fırât'ı dinle: Mevcelerinden.

Ser-i mübârekin ey kurre-i dü çeşm-i resûl,
Şehâdetinde senin ten cüdâ olup gitti;
Bugün de -tâli-i İslâma bak ki -meşhedini
Verip adûya yetîm-i vatan cüdâ etti!..

nâleleri buralarda bile velvele-sâz!..

ALLÂHU EKBER!...

Ey Nef'î, ey benim rûhumdan mütevellid oğlum!. Biz şimdi her ikimiz, hem tâli u hem-derdiz.

Seninle berâber, gel, Sultân Murâd-ı Râbi'in huzûr-ı mübârekine yüzler sürelim. O hamiyyetli pâdişâh bize hem delîl olsun. Hem şâfi. Halîfe-i bi'l-hakk İslâmın livâ-yı hâkimiyyeti senin Erzurumunla benim Bağdâdımın burçları üstünde gâlibiyyetle temevvüc edeceği güne kadar bize terettüb eden vazîfe ağlamak ve yalvarmaktır, biz bu vazifeyi ifâ ederken secdelerimizle Arş-ı a'lâ titresin!...

Zi'l-Kade 1335