Devlet Bahçeli'nin 24 Şubat 2000 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma


Kıymetli Milletvekili Arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Grup toplantımızın açılış konuşmasına başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, ülkemizin siyasi ve ekonomik dönüşümleri gerçekleştirip etkin, istikrarlı ve huzurlu bir ülke olarak hakettiği düzeye yükselme mücadelesi, zorlu ve sancılı bir süreci ifade etmektedir. Türkiye'nin hem hassas bir coğrafyaya sahip olması, hem de dünyada yaşanan gelişmelerin ulaştığı boyutlar, bu mücadelemizi her cephede birden yürütmemizi zorunlu kılmaktadır.

Başka bir şekilde ifade edecek olursam, ülkemizin ekonomik istikrarı ön plana çıkartıp siyasi istikrarı ihmal etmesi ya da ikinci plana itmesi mümkün değildir. Benzer şekilde, siyasi istikrarı temel alıp ekonomik ve toplumsal istikrarı ihmal etmemiz de mümkün değildir. Zaten ekonomik ve siyasi istikrarsızlık birbirinin ikiz kardeşi gibidir. Birbirini besler, sorunların karşılıklı olarak derinleşmesine hizmet eder.

1920'li yıllarda başlayan yeniden imar ve inşa çabaları, çeşitli şekillerde ve hızda günümüze kadar devam etmiştir. Aynı dönem boyunca çeşitli aksama ve sıkıntılarla da iç içe geçen bu süreç önemlidir, ama ülkemizin arzu edilen bir noktaya ulaşmasını mümkün kılamamıştır.

Tabii, bu durumun iç ve dış dinamikler şeklinde iki ana başlık altında değerlendirilebilecek birçok sebebi bulunmaktadır. 20. Yüzyıl tarihimize kuş bakışı bir göz gezdirdiğimizde, bu sebeplerin neler olduğunu az çok hatırlamamız mümkündür. Güçlü bir hukuk devleti ve demokrasiye sahip olamamızın, kişi başına düşen milli gelirin 3000 dolar seviyesinde seyretmesinin, güçlü bir kültür ve tarih birliğine rağmen milli bütünleşme sürecinin tamamlanamayışının sebepleri üzerine düşünmek, dün ve bugün yaşadığımız sıkıntılar hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.

Ülkemize ve tarihimize haksızlık etmemek için, siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeyi birlikte ve kısa süre içinde sağlamanın zor olduğunu, öncelikle ifade etmek istiyorum. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun mevcut imkanlar dahilinde bunu başarmanın kolay olmadığını belirtmek gerekmektedir.

Bütün bu genel değerlendirmeleri özellikle birbiriyle bağlantılı şu iki noktanın altını çizmek için sizlere hatırlatmış bulunuyorum. Ülkemizde hem entelektüel hem de siyasi hayatta sağlıklı bir eleştiri geleneğinin, bir özeleştiri kültürünün zayıflığına ve bunun rolüne işaret etmek istiyorum.

İster siyasi, isterse entelektüel camiada olsun, böyle bir geleneğin yokluğu, ya kısır çekişmelere ya da diyalogsuzluğa yol açmaktadır. Bu da ister istemez, bir taraftan sağlıklı bir tartışma ve rekabet kültürünün gelişmesini engellemekte, diğer taraftan otokontrolsüzlüğü beraberinde getirmektedir.

Türk siyasetinin bu karakteristik yapısının önemi ve ağırlığı zannedildiğinden daha fazladır. Siyasetin daha sahici bir süreç haline gelmesi, demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesi, her şeyden önce böyle bir zihni iklimin varlığına bağlıdır. Hem siyaset hem de entelektüel dünyamızın böyle bir zihniyet dönüşümü yaşamadan gerçek gücüne ve işlevine kavuşması çok zor, hatta imkânsızdır.

Sivil toplum örgütlerinin etkinliğinin artması da dahil olmak üzere, demokrasinin gelişimine yönelik kurumsal ve hukuki mekanizmaların varlığı, tek başına yeterli olmayacaktır.

Örneğin Türkiye'de demokratikleşme ve insan haklarına sıkça vurgu yapanların bir kısmı, bir arada yaşama kültürünün önemine, müşterekliklerin siyasi değerine aynı düzeyde vurgu yapmazlar ya da hiç önemsemezler. Benzer şekilde, Türkiye'de mevcut devlet yapısının ve Anayasa'nın değiştirilmesinin meseleyi tek başına çözümleyeceğine inananların sayısı da az değildir.

Ancak, ülkemizde, demokrasinin ve hukuk devletinin geliştirilmesi konusunun toplumsal bir ihtiyaç haline gelmesine ve bu bağlamda ciddi bir toplumsal talebin varlığına rağmen, birçok demokrasi ve insan hakları söylemine çok fazla itibar edilmemesi üzerinde kafa yorulmaz. Türkiye'de, siyasi rakipler çok kolay karalanır, haksız eleştirilere tabi tutulur, ama aynı çevrelerin aynaya bakmaları nedense hiç akıllarına gelmez.

Yine, tarihin, inançların, etnik hassasiyetlerin, aktüel siyasi ve ideolojik mücadelenin ilk başvurulan silahları arasında başı çekmesi, ülkemizdeki siyaset kültürünün temel elementlerinden birini oluşturmaktadır. Siyasi argümanların sürekli olarak böyle bir alandan beslenmesi, siyasi mücadelenin ve bölünmenin de, kaçınılmaz biçimde bu etnik ve kültürel fay hatlarıyla birebir örtüşmesine yol açacaktır.

Etnik ve dini fay hatlarıyla siyasetin birebir örtüşmesinin, parçalanmayı, ayrışmayı beraberinde getireceği; böyle bir siyasetin uzlaşma ve hoşgörüyü yok edebileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

Demokratik siyaset, her şeyden önce, hem rekabet hem de uzlaşmayı aynı anda içinde barındıran bir siyasi süreci ifade eder. Demokratik siyaset, eğer ayrışma, bölünme ve kavga üzerine bina edilir ve kurgulanırsa, kaotik ortamın yaratıcısı olur ve kendi kuyusunu kazan bir siyasi organizmaya dönüşür.

Demokratik siyasetin, daha çok ayrışma ve çatışma mı, yoksa daha çok demokrasi ve demokrasi içinde dayanışma mı üreteceği konusu, demokrasinin doğrudan kendi meselesi değildir. Bu, öncelikle siyasi ve sosyal aktörlerin bir meselesidir. Dolayısıyla, demokrasi ve insan hakları konusunda duyarlı davranan herkesin, böyle bir iddianın sahibi olan her partinin toplumsal ve etik açıdan sorumluluğu çok fazladır. Zaten güçlü ve sağlıklı demokrasiler, böyle bir sorumluluk sahibi olan duyarlı vatandaşların omuzlarında yükselip yaşayabilir.

Bunun için, demokratik siyaset, ayrışma ve çatışma yerine uzlaşma ve hoşgörüyü esas almak, yeni değer ve çözümler üretmeyi hedeflemek zorundadır. Demokratikleşme talepleri ve projeleri de böyle bir duyarlılık ekseninde şekillenmeli ve dile getirilmelidir.

Türkiye'nin, gerçekte demokrasinin altını oyma anlamına gelecek etnik ve dini kavgalara zemin yaratıcı siyaset yaklaşımlarına ihtiyacı yoktur. Ülkemizi, yeni bir ortaçağlaşma anlayışının izlerini taşıyan politikalara teslim etmemiz mümkün değildir.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Milliyetçi Hareket Partisi, siyasi partilerin ve elitlerin bugün bu coğrafyada demokrasiyi ve hukuk devletini geliştirip güçlendirmek gibi zor ama ulvî bir görevleri bulunduğunun bilincindedir. Böyle bir tarihi görev ve sorumluluğun idraki içinde meseleye samimi bir şekilde yaklaşmakta, siyasi hayatımızın her türlü hassasiyetlerini ve eksikliklerini gözönüne alarak makûl ve tutarlı bir üslûp ve yöntem benimsemeye çalışmaktadır.

Bizler, ne Cumhuriyetimizden, ne demokrasimizden ne de inançlarımızdan ve üniter devlet yapımızdan vazgeçebiliriz. Bunun aksini iddia edenler, ya bu ülkede demokrasinin istikrar içinde gelişip yerleşmesini gerçekten istemeyenlerdir ya da bu ülkenin birliğinden ve dirliğinden rahatsız olanlardır. Bunların demokratikleşme adı altında ileri sürdükleri görüşlerini çok sık telâffuz etmeleri bu sonucu değiştirmeyecektir.

Türkiye'de dünyanın diğer istikrarlı demokrasilerinde olduğu gibi, demokrasinin gelişip yeşereceği milli ve manevi müşterekliklerimizin şekillendirdiği sosyolojik bir zemine ihtiyaç vardır. Böyle bir sosyal ve kültürel zeminden mahrum bir demokratik rejimin uzun süre ayakta durması, halkın sosyal ve ekonomik sorunlarına kalıcı çözümler üretmesi neredeyse imkânsızdır. Türkiye'nin, etnik ve dini farklılıkların ve çatışmaların kamusal alana taşınıp onlara siyasi misyon yükleyerek ilerlemesi de, uzun süre ayakta durması da, mümkün değildir.

Böyle bir sürece, belirli bir tecrübe birikimine ulaştığına inandığımız demokrasimizin sürüklenebileceğine ihtimal vermiyoruz. Zaten Büyük Türk Milleti'nin engin sağduyusu ve vatanseverlik duygusu bu konuda en önemli güvencemizdir.

Bu ifadeler karşısında endişe kaynağımızın ne olduğu sorusu akıllara gelebilir. Türkiye'mizin sahip olduğu jeopolitik ve jeoekonomik mevkii, PKK ve Hizbullah terör örgütlerinin varlığı ve son olarak Avrupa Birliği'ne tam üyelik tartışmalarının yoğunlaştığı bir konjonktürde ortaya çıkan bazı gelişmeler, bizler açısından üzerinde hassasiyetle durmayı gerekli kılan faktörlerdir.

Uzun yıllardır birçok masum insanın ve güvenlik mensubumuzun hayatına malolan terör hareketleri, gelişmemizi de dinamitleyen temel faktörlerden biri olmuştur. Sınırdaş birçok ülkenin doğrudan ve dolaylı desteklerinin varlığı terör hareketlerinin önemini daha da arttırmaktadır. Bir başka sebep, hâlâ ülke içinde terör örgütlerine ve terörizme açıkça cephe almayan unsurların varlığıdır. Terörizm karşısında sapla samanı birbirine karıştıranların bu alışkanlıklarından artık vazgeçmeleri gerekmektedir.

Terör hareketlerinin yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu Bölgemizde yaşayan vatandaşlarımıza da, o bölgede görev yapan kamu görevlilerine de bu mânâda büyük sorumluluklar düşmektedir. Terör örgütlerinin çabalarının boşa çıkarılması için gereken titizlik ve kararlılık gösterilmelidir. Bu çerçevede, devletimiz de üzerine düşen görev ve sorumlulukları aynı titizlik ve kararlılık içinde ortaya koymalıdır. Bir taraftan haksızlıkları, adaletsizlikleri ortadan kaldıracak, demokratik hukuk devletinin standartlarını yükseltecek politikalar geliştirilmeli, diğer taraftan sosyal ve ekonomik tedbirler kararlılıkla uygulanmalıdır. Zaten, meclisimiz ve hükümetimiz, yaşanan deprem felâketlerine ve sıkıntılara rağmen, bu bölgesinde yaşanan sorunları da çözmeye çalışmaktadır.

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Değerli Basın Mensupları,

PKK terör örgütünün, elebaşısı yakalandıktan sonra yeni bir strateji oluşturup uygulamaya çalıştığı bilinmektedir. Bazı iç ve dış çevrelerin buna çanak tutmaya çalıştığı, bilerek veya bilmeyerek yeni manevralarını kolaylaştırıcı bir tavır sergilemeye devam ettikleri görülmektedir.

"Barış süreci" ve "demokratik çözüm" sloganları arkasında gizlenen siyasallaşma taktiklerine prim verilmemesi, bu noktada herkesin çok dikkatli ve özenli davranması önem taşımaktadır.

Türk milleti ve devleti, kendi vatanına kastedenlere, eline silah alıp tehditler savunanlara ne göz yumar ne de fırsat verir. Bu gerçeğin herkes tarafından iyi kavranması gerekmektedir. Türkiye'nin yeni çağın eşiğinde yakaladığı gelişme azminin ve dinamizmin heba olmasına yol açacak davranışlardan ve girişimlerden sakınmak, bu ülkede yaşayan herkesin temel vatandaşlık görevlerinden biridir.

Geçmişten bu yana ismi ile faaliyetlerinin PKK terör örgütleriyle birlikte anılmasına sebep olan siyasi söylemlerin sahiplerinin de, artık bir yol ayrımına geldiklerini kavramaları önem arzetmektedir. Türkiye'nin birliğinden ve dirliğinden yana açıkça tavır koyarak, ikircikli siyaset anlayışlarını terketmeleri zorunludur. HADEP ve benzeri siyasi oluşumların, "demokratik rejimden ve yasalardan istifade etmek" ile "PKK stratejilerinin uygulama enstrümanlarından biri olmak" arasındaki çizgiyi net bir şekilde çizmeleri, hem bölge insanının, hem de bütün halkımızın ve ülkemizin yararınadır.

Türkiye'nin diğer bölgelerinde olduğu gibi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki yerel yönetimler de, aynı düşünce ve yasal çerçeveler içinde faaliyetlerini düzenlemek ve hizmet üretmek zorundadır. Ancak, bazı belediyeler, daha çok uluslararası temaslarıyla ve PKK stratejisiyle paralellik arzeden siyasi mesajlarıyla dikkat çekmişlerdir. Bu yolun bir çıkmaz sokak olduğunu en kısa zamanda farketmeleri gerekmektedir.

Kıymetli Dava arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Ülkemizin, bölücü ve yıkıcı terör belasıyla ve ona destek olan çevrelerle mücadelesi, kararlılıkla ve titizlikle sürdürülmesi gereken bir mücadeledir.

Bu süreçte, sadece Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin dostlarını değil, terörizmi bir insanlık suçu kabul eden, ırkçılığa karşı çıkan her ülkeyi ve kuruluşu yanımızda görmek isteriz.

Ancak bu konuda bir hayli sıkıntı yaşayacağımız anlaşılıyor. Özellikle Avrupa Birliği içinde yer alan bazı unsurların, Türkiye'deki terör hareketleri ile demokratikleşme arasında bir ayrım yapmakta zorlandıkları görülmektedir. Terörizm, insan hakları, demokrasi ve ırkçılık konusunda, Avrupa Birliği'nde kafaların hayli karışık olduğu anlaşılmaktadır.

Bazı Avrupa ülkeleri temsilcilerinin Türkiye'ye niçin geldiklerini, kimleri muhatap olarak kabul ettiklerini ve ülkemizi gerçekte nasıl algıladıklarını anlamak bile zorlaşmaktadır. Uluslararası düzeydeki her türlü temas sırasında özen gösterilmesi gereken asgari kurallar bellidir. Uluslararası teamüllere ve nezaket kurallarına saygı, bunların en başında gelenidir. Ülkemize gelen diplomatik heyetlerden ve temsilcilerden bu kurallara özen gösterilmesini beklemek en tabii hakkımızdır.

Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu'nun Avrupa Birliği kanadının Türkiye'ye yapacağı geziyi bir mahkûma ziyaret ile özdeşleştirmesi, sadece bizleri üzmemiş, şüphesiz Avrupa Birliği'nin ciddiyetine ve saygınlığına da gölge düşürmüştür. Avrupa Birliği bünyesinde PKK ve yandaşlarına karşı hayranlık duygusu taşıyanlar bulunabilir. Ama bunların Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisine taşınması, demokrasi ve insan hakları çerçevesinde mütalaa edilmesi kabul edilemez bir durumdur.

Artık Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye karşı uyguladığı çifte standartlardan, Avrupa değerleriyle çatışan tavır ve söylemlerden kaçınması gerekmektedir. Aksi takdirde, terör örgütüne, onun başına ve yandaşlarına gösterilen özel ilgiyi farklı şekillerde yorumlama hakkımızın doğacağı aşikârdır. Demokratikleşmenin etnik kimliklerin tanınmasına indirgenmesini, Türkiye'ye bakış açılarındaki körlükleri başka türlü açıklamak zorlaşmaktadır.

Bu çerçevede İsveç Dışişleri Bakanı Sayın Anna Lindh'in ülkemize ziyareti esnasında yaptığı açıklamalar ile görüşme trafiği de bu çerçevede dikkat çekici olmuştur. Bölücü unsurlarla dirsek teması olan kişilerle yaptığı özel görüşmeler ve kullandığı ifadeler, nezaket ve diplomasi kurallarını olağanüstü zorlayıcı bir mahiyet arzetmiştir. "Avrupa'nın en önemli sorunlarından birisi ırkçılıktır" diyen Sayın Lindh'in, Türkiye'deki ırkçı-bölücü terör karşısında aynı yaklaşımı sergilememesi, üzücü ve düşündürücüdür.

Muhterem Milletvekilleri,

Sayın Basın Mensupları,

Buraya kadar sizlerle paylaştığım değerlendirmeleri ve yaşanan gelişmeleri, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarla birlikte mütalâa ettiğimizde, Türkiye'nin kritik bir dönemeçten geçtiği açıkça görülecektir.

Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecimizin kolay bir süreç olmayacağı anlaşılmaktadır. Bu konuda maalesef, bazı çevrelerin, Türkiye'yi karalama yarışına girdikleri, ülke içindeki bazı çevrelerin de kendi ülkeleri yerine Avrupa Birliği yönetiminin sözcüsü gibi davrandıkları göze çarpmaktadır.

Türkiye, temel tercihini Avrupa Birliği'nden yana yapmıştır. Ancak, bu ilelebet devam edecek bir mecburiyet olarak algılanmamalıdır. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geçmişte niçin tıkandığı unutulmadan, karşılıklı anlayış ve işbirliğinin bu sürece hakim olmasını bekliyor ve arzuluyoruz. Ve yine, Avrupa Birliği yöneticilerinin "Türkiye'ye sürekli çuvaldız batırma alışkanlığını" terkederek, kendilerine iğne batırmayı da öğrenmeleri gerektiğine inanıyoruz.

Bu meyanda, tarihi dostlarımızdan biri olan Fransa'nın tarihi bir yanlışa sebep olmayacağını ümid ediyoruz. Ermeni soykırım tasarısının kabulünün Türk-Fransız ilişkilerini derinden yaralayacağı unutulmamalıdır. Tarihin siyasallaştırılarak, yeni bir husumet konusu haline getirilmesinin hiç kimseye, hiçbir faydasının olmayacağı açıktır.

Bütün bu ve benzeri girişimlerin, uluslararası barışa ve istikrara, dostluk ve işbirliği çabalarına bir yararı olmayacağının en güçlü şahidi, yine tarihin kendisidir. Bizim Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti olarak, kimsenin tarihi sicilini deşmek ve deşifre etmek gibi bir saplantımız yoktur. Ama, milli onurumuzla oynanmasına, milli duyarlılıklarımızın ve çıkarlarımızın yok sayılmasına tahammülümüz de yoktur.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Konuşmamın son bölümünde, komşumuz İran'da yapılan meclis seçimleri ile gündemimizdeki yerini muhafaza eden Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmalarını kısaca değerlendirmek istiyorum.

Son günlerde bölgemizde ortaya çıkan gelişmelerden birisi de İran'da yaşanan parlamento seçimleridir. İran halkının demokratikleşme yönünde ortaya koyduğu tercih ve gelişmeler, bölge barışı açısından olduğu kadar, dünya barışı bakımından da oldukça önemlidir.

Devrimci hareketlere, İran Devriminden bu tarafa ortaya çıkan olaylar ve değişmeler ekseninde bakıldığında, tarihin kriz dönemleri aşıldıktan sonra yeni toplumsal durum karşısında kendilerini yeni şartlara uymak zorunda hissettikleri görülmektedir. Değişmeye direnen, toplumsal iradeyi dikkate almadan devrimci maceracılığı sürdürmeye çalışan siyasetler, giderek içine kapanan yapılar haline dönüşürler. Bu yapılar ya toplum tarafından ortaya konulan gelişme taleplerine cevap vererek değişmeye ve demokratikleşmeye yönelirler ya da devrimci devlet terörüne başvuran otoriter yapılar haline gelirler. Siyasi tarih bu tür gelişmelerin ve olayların bolca sergilendiği örneklerle doludur.

İran seçimleri, hangi ideolojik varsayımlarla hareket ederlerse etsinler, demokrasiye karşı devrimci-radikal siyasi yaklaşımları benimseyenlerin tutumlarını uzun süre devam ettirmelerinin tarihi şartlarının tamamlandığını gösteren önemli bir dönüm noktasıdır. Komşu ülke İran'ın böyle bir yaklaşım yerine demokrasi sürecini benimsemesi bu bakımdan çok önemli bir gelişmeye işaret etmektedir.

İran'ın demokrasi yoluyla aşırılıklardan uzak bir değişim geçirmesi, kapalı siyasi yapılardan demokratikleşmeye yönelmesi beraberinde köklü modernleşme dinamiklerini harekete geçirecektir. Bölgesel olarak demokrasi ve modernleşme tecrübesi bakımından daha gelişmiş bir konumda bulunan ülkemizin bu anlamdaki tecrübeleri bölge barışı ve istikrarı için ekonomik ve toplumsal modernleşme bakımından yararlanılabilecek bir nitelik taşımaktadır.

Bütünüyle bölgesel gelişme açısından, Ortadoğu'dan Avrasya'ya uzanacak bir istikrar ve işbirliği bölgesinin yaratılması ihtiyacı, bölgede yaşanan her demokratikleşme hareketini önemli hale getirmektedir. Bu yönüyle İran'daki seçim neticelerini saygıyla karşılıyor, İran halkının mutluluğuna vesile olmasını diliyorum. Ve ümit ediyorum ki, demokrasi içinde gelişmenin ürünleri ve nimetleri her yerde olduğu gibi bu bölgede de barış ve işbirliğine imkan verecektir.

Kıymetli Milletvekili Arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın mensupları,

Hatırlanacağı üzere, daha önce Cumhurbaşkanlığı seçimlerini değerlendirirken birkaç noktanın altını ısrarla çizmiştik.

Bunlardan birincisi, Cumhurbaşkanlığı görev süresi ve seçilme yöntemi ile kimin seçileceği konusunun ayrı ayrı ele alınmasının gerekliliğidir. Son günlere gelinceye kadar, görev süresi ve iki kez üst üste seçilebilme hakkını ifade eden "5+5 formülü" üzerinde bütün partiler arasında görüş birliğinin sağlandığı kamuoyunca bilinmektedir. Ancak, bugün gelinen noktada, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden başa dönüldüğü görülmektedir.

İkincisi, bu tartışmaların Türkiye gündemini boğmasına izin verilmemesi meselesidir. Seçilme yöntemi ve görev süresi hususunda oluşan mutabakatı hayata geçirmek, işi yokuşa sürmemek, bu açıdan da önem taşımaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kendi doğal ve demokratik mecrasında yeni krizlere yol açmadan çözmek şarttır. Meselenin diğer boyutunu, anayasa değişikliğinin referandumsuz gerçekleşmesini sağlayacak bir iradenin ortaya konulması oluşturmaktadır. Parti olarak, Türkiye'nin boş yere zaman ve enerji kaybetmemesi için böyle bir duyarlılığın ve kararlılığın sergilenmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Sonuç olarak, huzurlarınızda bir hususa özellikle vurgu yapmak istiyorum.

Türk demokrasisinin ve siyasetçisinin rüştünü ispat etmesinin araçlarından birisi olacak bu sınavı başarmak zorundayız. Her partinin ve çevrenin, çeşitli siyasi hesaplar yapmadan, yeni krizlere ve çatışmalara kapı aralamadan sonuca ulaşmanın önemini kavraması gerekmektedir. Ayrıca, Türk milletinin temsilcisi yüce meclisin bu meseleyi en iyi şekilde sonuçlandıracağına şüphe yoktur.

Unutulmamalıdır ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türk siyaseti ve siyasetçisi için bir ölüm kalım mücadelesi değil, demokrasimizi ve devlet yönetimimizi daha iyi noktaya taşımanın bir aracıdır.

Konuşmama son verirken, yüksek heyetini bir kez daha saygılarımla selamlıyorum.