Ahmet Davutoğlu'nun 3 Ocak 2011 tarihli Ankara'da 3. Büyükelçiler Konferansı'nın açılışında yaptığı konuşma

Sayın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı,

Saygıdeğer Bakanlarımız,

Sayın Milletvekillerimiz,

Dünyanın dört bir köşesinden gelen değerli Büyükelçilerimiz,

Saygıdeğer konuklar,

Herşeyden önce Üçüncü Büyükelçiler Konferansı’nı teşrifiniz dolayısıyla teşekkür ediyor, hepinizi en candan, en derin sevgilerle selamlıyorum. Biz bugün üçüncüsünü gerçekleştirdiğimiz Büyükelçiler Konferansı ile aslında en başından itibaren bir gelenek başlatmayı hedeflemiştik ve bugün geldiğimiz noktada, çok büyük bir onurla söyleyebilirim ki, bu geleneğin temelleri güçlü bir şekilde atılmış bulunuyor. Geçen sene İkinci Büyükelçiler Konferansı’nda, daha önce Birinci Büyükelçiler Konferansı’nda edindiğimiz tecrübelerle bugün çok daha kapsamlı, bir hafta boyu sürecek bir Büyükelçiler Konferansı’nın açılışını yapmaktayız.

Çok köklü bir gelenekten geliyoruz. Devlet geleneğimiz açısından herhalde dünyada çok az millet bizim kadar köklü ve tarihi, geçmişi sağlam bir geleneğe sahiptir. Bu geleneğimizin en merkezi kurumlarının başında da Dışişleri Bakanlığımız, Hariciyemiz geliyor. Sadece modernleşme tecrübemiz açısından değil, tarihin derinliğinden gelen o engin tecrübemizle, sadece milletimize değil, bölgemize ve insanlığa hizmet etmek amacındayız. Bu vesile ile bu hizmet yolunda şehit düşen başta ilk şehitlerimiz Başkonsolos Mehmet Baydar, Konsolos Bahadır Demir - kendilerini 1973 Ocak ayında kaybetmiştik - olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmetle anıyorum. 39 şehit verdik bu yolda. Onların emanetlerini daha ileri seviyelere taşımak için gece gündüz çalışmaya kararlıyız.

Büyükelçiler Konferansı hem bir hasret giderme, hem bir muhasebe, hem de bir koordinasyon imkânı sağlıyor. Yıllık bir muhasebe, gelecek yılın planlaması anlamında da bir koordinasyon. Bu açıdan baktığımızda, dünyanın ve tarihin akış seyrini doğru tanımladığımız zaman, o akış seyri içinde kendimize doğru roller biçtiğimizde, dünya milletleri arasında en saygın konumu hak eden milletimizi gelecek dönemlere, gelecek asırlara daha güçlü bir şekilde taşıma, o mesajı milletimiz adına insanlığa iletme imkânına sahip oluruz.

Şöyle bir baktığımızda gerçekten uluslararası ilişkilerin, dünya sisteminin yeniden yapılandırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu Büyükelçiler Konferansını, 21. Yüzyılın ilk on yılının bittiği, ikinci on yılının başladığı 2011 yılı başında gerçekleştiriyoruz. Bu on yılın muhasebesini yaparken geriye doğru bakmakta fayda var. Aslında 21. yüzyıl 2000 yılında başlamadı, 1989 yılında başlamıştı. Berlin Duvarı’nın çöküşü, iki kutuplu yapının dağılması ile aslında diplomatik açıdan yeni bir yüzyıl zaten başlamıştı. Son on yıla baktığımızda ise, bu yüzyılın en kapsamlı gerilim alanlarının yaşandığı bir dönem geçirdik. 11 Eylül büyük bir değişim oluşturdu. Sadece ABD açısından değil, uluslararası düzeyde yaptığı etki bakımından da gerçekten çok önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Uluslararası sistemin boşluk alanlarını gösterdi. Uluslararası kültürel gerilimlerin çözülememesi durumunda ne tür büyük risklerin ortaya çıkacağını bütün insanlığa ve bu arada, bu gerilim alanlarının merkezinde olan ülkemize de gösterdi.

İki sene önce başlayan uluslararası küresel finansal kriz ise, uluslararası ekonomik sistemin ne kadar kırılgan olduğunu bize gösterdi. Eğer uluslararası kültürel ilişkilerde, küresel kültürel ilişkilerde ve küresel finansal ilişkilerde böylesine kırılgan bir yapı varsa, bunun küresel sisteme yansımaması mümkün değil. Şimdi bütün insanlığın, insanlığın geleceği ile ilgilenen bütün aydınların, diplomatların, devlet adamlarının önümüzdeki doksan yılı 21. yüzyılın geri kalan 90 yılını tamamlama sorumlulukları var. Çünkü çok acı bir tecrübe yaşadık biz bir yüzyıl önce. Aynen bu yüzyıla benzer şekilde aslında 20. yüzyılın temelleri de 19. yüzyılın son on yılında atılmıştı. Büyük sömürgeci rekabet 1890’larda kendini gösterdiğinde herkes bu rekabetin Afrika’da, Asya’da cereyan edeceğini düşünüyordu. Ama 20. yüzyılın ilk on yılında tedbirlerin alınmaması sebebiyle o büyük sömürgeci rekabet Avrupa’nın tam merkezinde Birinci Dünya Savaşı’nı çıkardı. Şimdi ise karşılıklı etkileşimin daha sıkı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. 20. yüzyılın son on yılında, yani 1989’dan sonra ortaya çıkan yapısal değişimlere cevap bulamamamız durumunda önümüzdeki on yılların çok çetin geçeceği hepimizin farkında olması gereken bir durum.

Küresel finansal kriz, küresel ekonomik krize, küresel sosyal krize, politik krize dönüşme potansiyeli taşıyor, hala taşıyor. Bütün bu coğrafyanın merkezinde bulunan bir ülke olarak bizim birinci görevimiz, Cumhuriyetimizi önümüzdeki on yıllara daha güçlü temellerde taşımak, milletimizin güvenliğini, özgürlüğünü garanti altına alarak, milletimizi bu önümüzdeki dönemin etkilenen ülkesi değil, belirleyen ülkesi haline getirmektir. Çünkü 20. yüzyıldaki gelişimlerden, 20. yüzyılın ilk on yılındaki gelişimlerden en olumsuz etkilenen ülkelerin başında geldik. Onun için biz her yere barış diyoruz. Çünkü 20. yüzyılın ilk on yılında Balkan Savaşları ile başlayıp Dünya Savaşı ile devam eden dönemde uluslararası sistemik problemlerin nasıl bizi büyük sıkıntılar içerisine soktuğunu yaşama tecrübesine sahibiz. Onun için çevremizde barış diyoruz, dünyada barış diyoruz ve ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesinin tam da bugün yüksek dille seslendirilme gerekliliğine işaret ediyoruz.

İşte bu dönemde ülkemize biçtiğimiz rol, açık bir tabir, yeni bir kavramsallaştırma ile söylemek istiyorum, ‘Akil Ülke’ rolüdür. Dünyada, küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara karşı tedbir alan, alternatif çözüm üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan krizi hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile her an bu ülkelere, bu bölgelere çözümler getirebilen bir ülke. Hani BM reformları için ‘Akil Adamlar Heyeti’ oluşturuldu. Biz de şunu istiyoruz; eğer uluslararası toplum, küresel toplum bir akil ülkeler grubu oluşturmuş olsaydı, o ülkeler grubunun başına ülkemizin yerleştirilmesi gerekirdi. Bu imajının, intibaın bütün dünyaya duyurulmasını istiyoruz. Krizden etkilenen değil, krizin parçası hiç değil, sorun çıkaran zaten değil, ama sorunları çözen, hem bölgesel hem küresel sorunlara doğru çözümler üreten akil bir ülke. Sizler ve bizler bu akil ülkenin temsilcileri olarak onur duymalıyız. Önümüzdeki dönemdeki diplomasimizin de ana odağı bu rolü en iyi şekilde dünyanın her köşesinde dile getirmektir.

O zaman biraz daha geriye dönüp bakmamız lazım. Vizyoner diplomasi ile kastettiğimiz nedir? Vizyoner diplomasi ile kastettiğimiz işte tam da bu; bir özne olarak, bir insanlık öznesi olarak olaylara bakacağız, doğru tespit edeceğiz, bir vizyon, bir görüş ortaya koyacağız ve bunu dillendireceğiz. Ülke olarak bunu dillendireceğiz, diplomatlar olarak bunu dillendireceğiz. Vizyon üreteceğiz, tepki vermeyeceğiz, krize karşı sadece bir çözüm arayışı içinde olmayacağız, krizleri engelleyici bir çerçeve içinde olacağız.

Konuşmamın sonunda özellikle Büyükelçilerimize hitap ederken bir hususu vurgulamak istiyorum, ama şimdiden bunun işaretini vermek açısından söylemek istiyorum. Ben akademik hayattan diplomatik hayata Başbakan Başdanışmanı olarak geldiğimde, o zamanki Büyükelçilerimize, biraz da akademik hayattan gelen merakla hep sorardım diplomasiyi nasıl görüyorsunuz diye ve birçoğundan gerçekten gözlem içinde, sohbet içinde birçok şey öğrendim. Çok ilginç bir tabir bizim Hariciyemiz içine yerleşmiştir. Türk diplomatı bir itfaiye eridir. Bir itfaiye eri gibi birçok kriz alanına koşmak durumundadır. Ben o itfaiye erlerinden güzel örnekler vereceğim konuşmamın sonuna doğru. Bir tane çarpıcı örneği şimdiden vereyim.

Mavi Marmara olayı yaşandığında bildiğiniz gibi biz Brezilya’daydık. Hollanda Antilleri’nde yakıt almak üzere durduk. Ortada bir kriz hali vardı ve buna müdahil olmak gerekiyordu. Krizi doğru yönetmek gerekiyordu. Türkiye’nin çıkarları açısından, vatandaşlarımızın hukuku açısından doğru yönetmek gerekiyordu. Bir plan geliştirdik uçakta 6 saat uçtuktan sonra. Hollanda Antilleri’ne indiğimizde yerel saatle sabah saat altıydı, New York’ta New York saati ile beşti. BM Güvenlik Konseyi’ni, Sayın Başbakanımızla istişare ettikten sonra - kendisi Şili’deydi - acil toplantıya çağırma kararı verdik. BM Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Sayın Ertuğrul Apakan’ı cep telefonundan aradık, kendisini her zaman hazır ve nazır bildiğimiz için. Cep telefonundan cevap gelmeyince meraklandık ve Bakanlıktan ulaşılmasını istedik. Sabah beşti ve Sayın Apakan ekibi ile birlikte BM Daimi Temsilciliğimiz’deydi. Olaya müdahil olmak üzere, Ankara’dan gelecek, bizlerden gelecek talimatı yerine getirmek Daimi Temsilcilik tam kadro oradaydı. “Sabah olur nasıl olsa bir tedbir alırız” diye değil, bir itfaiye eri çabukluğu ile Daimi Temsilciliğe ulaşmıştı ve altı saat gibi kısa bir süre içinde de, ertesi gün yani, o gün öğlen saat birde BM Güvenlik Konseyi toplantıya hazırdı. Biz böylece New York’a indikten sonra doğrudan BM Güvenlik Konseyi Toplantısı’na gittik.

İşte bu bir Bakanlığın bir itfaiye eri gibi koşturmasının çok güzel bir örneğidir. Bir yangına anında müdahale etmek üzere hazır halde beklemek ve bir Bakanlığın organik bir bütün gibi hareket edebilme kabiliyeti. Uçakta karar alınıp, Sayın Başbakanımızdan siyasi talimatı aldıktan sonra harekete geçebilen bir Bakanlık mekanizması ve bir organın, bir uzvun, bütün bir bedenin bütün organlarının harekete geçmesi gibi harekete geçebilen bir refleks. Bu övünmemiz gereken bir reflekstir. Bu diplomasimizin ta yüzyıllardan gelen alışkanlığının yeni nesillere nasıl intikal ettiğini ve bundan sonra nasıl intikal edeceğini gösteren bir reflekstir. Kendilerini tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum. Ama biz önümüzdeki dönemde sadece itfaiye erleri istemiyoruz. Evet, itfaiye eri gibi her yere koşturacak dinamizmde bir Bakanlık istiyoruz, ama daha fazlasını da istiyoruz. Yangın çıkmasını engelleyecek şehir planlayıcıları olarak diplomatlarımızı görmek istiyoruz. Şehir planlamadan kastım şu; yangının çıkmasını engelleyecek bir şehir planlaması nasıl olacaksa, şehri kim planlıyorsa, o planlayanların arasında bizim diplomatlarımızın da olması lazım. Bizim devlet adamlarımızın olması lazım.

Şunu diyemeyiz, “birileri şehri planlasın, yangın çıktığında biz yetişelim”. Hayır!

Son iki yüzyıllık tecrübe gösterdi ki maalesef şehri planlayanlar yanlış planlıyorlar. Düzeni kuranlar, uluslararası düzenin temel aktörleri, bu düzenin temel kırılgan noktalarından çok uzakta yanlış kararlar alabiliyorlar. Biz bekleyip yeni düzen oluştuktan sonra bu düzene tepki veren bir ülke olamayız. Bunun bedelini I. Dünya Savaşı’nda ödedik. Eğer bir düzensizlik varsa bu düzensizliği ilk sorgulayacak ülkelerin başında geleceğiz. Eğer yeni bir düzen kurulacaksa o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğiz. Buna hakkımız var, buna tecrübemiz var, buna gücümüz de yeter. Bu kadar iddialı bir söylem dile getirdiğimizde hemen tepki veriliyor, “gücünüz yeter mi?”. Evet yeter!

Şimdi gücümüzün nelere yettiğinin bazı örneklerini geçmişle ilgili vermek istiyorum.

Biz köklü bir devlet geleneğinden geliyoruz, süreklilik içinde bunu sürdürüyoruz, her dönemde de uluslararası değişimlere en doğru refleksi vermeye çalıştık ve bunun da alt yapısını oluşturduk. Bir başka konuşmamda geçmişte üç büyük restorasyondan geçtiğimizi ve bu üç büyük restorasyonun uluslararası yöndeki üç temel dönüşüme hitap şeklinde ortaya çıktığını ifade etmeye çalışmıştım. Kısaca bunu sizinle paylaşmak istiyorum ki bugünkü vizyoner diplomasimizin ana dayanak noktaları ne oldu, biraz daha eski tip güzel bir tabirle, tebellür etmiş olsun.

Birinci büyük uluslararası restorasyon Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, Aydınlanma Devrimi ile aydınlanma felsefesi ile 18. yüzyılın sonlarında, 19. yüzyılın başlarında atıldı ve uluslararası sistem radikal olarak değişti. İşte bizim Tercüme Odasından Hariciye Teşkilatına geçişimiz bu döneme rastlar. Mustafa Reşit Paşa’nın etrafında başlayan, daha sonra gittikçe millileşme çabası içinde olan, millileşen bir diplomasi geleneğimizi kurma çabaları. Bu diplomasi aynı dönemde Islahat ve Tanzimat ile birlikte gelişen, paralel gelişen bir diplomasidir ve Avrupa sistemine Türkiye’yi sokmaya çalışan, Viyana Kongresi sonrası izlenen diplomasidir. Bizim diplomasimizin en temel özelliği denge gözeten, uluslararası denge değişimlerini, özellikle Avrupa içindeki denge değişimlerini gözleyen, bunun nabzını sağlam tutup Osmanlı Devletini koruyan, korumaya çalışan bir diplomasi olmasıdır. Bu refleks zamanla gelişti. Hala dengeyi güçlü bir şekilde görmeye çalışıyoruz, ama bu refleks ile yetinemeyiz.

İkinci büyük restorasyonu, klasik imparatorluklar döneminin kapanıp, ulus devlet oluşumunun başladığı I. Dünya Savaşı sonrasında ve ilk büyük ekonomik krizin yaşandığı 1929 ekonomik krizi ve uluslararası ekonomi-politiğin Sanayi Devrimi sonrasında bir küresel kriz olgusunu yaşadığı dönemlerde Cumhuriyetimizin kurulmasıyla yaşadık. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” derken aslında yeni bir diplomasinin işaretlerini veriyordu. Bu diplomasi ile sadece sulhe dayanan bir dış politikanın, bu temelde gelişecek bir dış politikanın Türkiye’nin bütünlüğünü sağlayacağı anlayışı yerleşti.

Bu dönem diplomasimizin özelliği, kurucu ve tanımlayıcı, tanıtıcı diplomasi olmasıydı. Hem Cumhuriyetimizin kuruluşu aşamasındaki problemler, Montrö Anlaşması, Musul meselesi, Hatay meselesi gibi problemler aşılmaya çalışıldı, hem de yeni Cumhuriyet dünyaya tanıtılmaya gayret edildi. O şartlarda diplomatlarımızın dünyadaki misyonu ile yüzyıl önceki diplomatlarımıza, yani 19. Yüzyıl dengelerindeki diplomatlarımıza göre değişmişti. Gelenek sürüyordu ama misyon değişmişti. Misyonun mahiyeti, hedefi değişmişti. Bugün de biz Cumhuriyetimizin 100. yılına giderken olgunlaşmış bir Cumhuriyetin en iyi şekilde tanıtılması için diplomasiyi yürüteceğiz. Yine tanıtıcı diplomasiye, ülkemizi tanıtıcı diplomasiye öncelik vereceğiz. Yine “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyeceğiz, ama yeni reflekslerle güçlendirilmiş bir şekilde, daha özgün karakterler, daha küresel iddialar taşıyarak.

Üçüncü uluslararası restorasyon veya yapısal değişim ve bizim buna tepki vermemiz II. Dünya Savaşı sonrasında oldu. Uluslararası ekonomik sistem yeniden yapılandı. Bretton Woods sistemi içinde IMF ve Dünya Bankası kuruldu, BM sistemi kuruldu. Ulus devlet yapısı artık uluslararası hukuk ögesi haline geldi. Sömürge imparatorlukları çözüldü, dağıldı. Çift kutuplu yapılar çıktı. Bu dönemde bizim diplomasimiz, yeni Cumhuriyetin korunmasının biraz daha ötesine geçerek bir ittifak sistemi içinde etkin rol almak suretiyle engelleyici ve krizlere tepki verici, doğru tepki verici bir karakter kazandı. Engellemekten kasıt şu; o dönem, II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin topraklarına dönük yeni talepler gündeme geldiğinde veya daha sonra 1970’li yıllarda, Kıbrıs bağlamında krizler ortaya çıktığında ülke bütünlüğünü koruyucu ve krizlere tepki verici bir refleks kazandı.

Bütün bu birikim üzerinde yeni bir döneme giriyoruz. Bu sefer biz sadece krizleri engelleyen, krizlere tepki veren bir diplomasi ile yetinemeyiz. Çünkü II. Dünya Savaşı sonrası dönemin aksine uluslararası sistem statik değil, uluslararası sistem statik olmuş olsa idi biz yine o statik yapı içindeki konumumuz ile yetinip, ki bazıları bunu istiyorlar bizden, “bununla yetinin” diyorlar, onunla yetinip kriz çıktığında tepki veren bir ülke konumunda kalabilirdik belki. Hayatımızı bu şekilde idame ettirebilirdik. Şimdi rahatsızlık doğuran ve birçok yerde Türkiye’yi uluslararası literatür içinde ‘Türkler ne yapmak istiyor?’ sorusunu yönelten, soruların ortaya çıkmasına sebep, bizim bununla yetinmememizdir. Hayır, yetinmeyeceğiz! Bunu çok açık bir şekilde ifade etmek istiyoruz. Son 8 yıl içinde özellikle süregiden AK Parti iktidarları içindeki siyasi istikrar döneminde bununla yetinmeyeceğimizi gösterdik. Yetinmeyeceğiz, niye yetinmeyeceğiz? Çünkü bununla yetinmemiz tarihin akışının gerisinde kalmamız anlamına gelir. Statik değil bu dünya. Dinamik bir dünyaya dinamik tepkiler vermek lazım. Eğer dünyanın resmi her an değişiyorsa bizim zihnimizde statik bir resim olamaz. O zaman bizim yapmamız gereken zihnimizdeki dünya resmini her yıl bu toplantılarla tekrar tekrar muhasebe ederek ‘bu değişen dünyada, en doğru yerde nasıl olabiliriz, nasıl bulunabiliriz?’, bunun tespitini yapmak ve dünyanın şekillenmesinde o dünyanın refleksini tekrar o dünya içindeki gelişmelere refleksi en güçlü şekilde vermemizdir.

Şimdi neler yapmaya çalıştık 2010 yılı içinde, bunları doğru yapabildik mi? Muhasebemiz bu olmalı. Yani 2010 Ocak’ı ile 2011 Ocak’ına bakıldığında, aradan geçen bir yılda biz değişen, dinamik şartlara doğru tepkiler verdik mi ve dünyaya “Türkler şöyle bir dünya istiyorlar, şöyle bir küresel düzen istiyorlar, şöyle bir bölgesel düzen istiyorlar, Türkiye perspektifinden küresel ve bölgesel düzen şudur” diye bir intiba verebildik mi? Bir hafta içinde bunu sorgulayacağız, kendi içimizde muhasebe edeceğiz, eksiklerimizi tartışacağız, ama ben hem hükümetimizi temsilen hem Bakanlığımızı temsilen şunu diyebilirim: Evet verdik! Eğer bu bir muhasebe dönemi ise bunu söylemenin gururunu yaşıyorum ve hepinize bu anlamda teşekkür ediyorum.

Niçin verdik? Çünkü küresel bir düzen şu anda bakılsa ve küresel düzenin yeniden yapılanmasında en fazla katkıda bulunabilecek aktörler sıralaması yapılsa ve dünyanın kanaat önderleri, karar yapıcılarına bu soru sorulsa, ilk on ülkeyi yazın diye, eminim hemen hemen tamamı Türkiye’yi yazacaktır.

Bunu dört hedef etrafında gerçekleştirmeye çalıştık. Birincisi küresel düzende, küresel sistemde çok daha görünür bir Türkiye hedefi gerçekleştirmek. Evet, bunu gerçekleştirdik, niçin? BM Güvenlik Konseyi üyeliğimizin özellikle son bir yılı son derece aktif oldu. Üç Zirvesi oldu BM Güvenlik Konseyi’nin. Bir Cumhurbaşkanları, iki Dışişleri Bakanları Zirvesi bizim liderliğimizde yapıldı. BM tarihinin altı zirvesinden sonuncusu Sayın Cumhurbaşkanımızın Eylül ayında gerçekleştirdiği Barış Koruma Zirvesi oldu ve en üst düzey katılımla gerçekleştirildi. Dışişleri Bakanları düzeyinde iki Zirve yaptık. Afganistan konusunda BM’nin yönlendirici lider ülkesi konumunu sürdürdük. Birçok komisyona başkanlık yaptık. Evet birçok tartışma çıkarmış olabilir, ama nükleer krizin çözümünde etkin rol üstlendik. Gerekirse yine üstleneceğiz. Bir krizin bedelini biz ödüyorsak o krizin çıkmaması için üstlendiğimiz rolleri kimse tartışmamalı. Geçmişte ödedik. Kitle İmha Silahları, Irak Kitle İmha Silahları konusunda bedeli kimler ödedi, biliniyor. Biz aktif olarak bu rolü sürdürdük, sürdürmeye devam edeceğiz.

BM Güvenlik Konseyi üyeliğimiz bugün itibariyle bitti, ama verdiğimiz ilk talimat önümüzdeki on yıl içinde tekrar BM Güvenlik Konseyi üyeliğine aday olmamızdır. Son toplantı için 15 Aralık’ta New York’a gittiğimde muhataplarımdan bana en çok sorulan soru “tekrar ne zaman aday olacaksınız?” sorusuydu.

Çünkü biliyorlar ki, Türkiye’li bir BM Güvenlik Konseyi krizlere çok daha doğru ve etkin bir yaklaşım sergileyecektir.

Çünkü biliyorlar ki, Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nde hem ait olduğu ittifakın çıkarları perspektifinden bakacaktır ama onun da ötesinde insanlığın vicdanını temsil edecektir.

Çünkü biliyorlar ki, Türkiye bu tecrübe ile etrafındaki bütün krizlere çözüm olabilecek potansiyele sahiptir. Biz bunu iki yıl içinde gösterdik. Çok iddialı bir şekilde şunu söylüyorum; 2008’de bu üyelik için 153 oy almıştık, rekor bir oydu. Bugün girsek çok az istisna ile bütün ülkelerin oyunu alabiliriz, çünkü biz bu sınavdan son derece başarılı bir şekilde geçtik. Hem merkezdeki arkadaşlarıma hem BM Daimi Temsilciliğimizdeki arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, gece gündüz bu uğurda çalışmaları dolayısıyla.

Ve buradan bir güzel haberi daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu Mayıs ayında, 13-14 Mayıs’ta En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağız. 50 ülkenin bulunduğu bu grubun 10 yıllık dönem başkanlığını Türkiye üstlendi ve bundan sonra 10 yıl En Az Gelişmiş Ülkeler dediğimiz, insanoğlunun sömürgecilik ve daha sonraki çift kutuplu yapısında ihmal edilmiş, geri bıraktırılmış ülkelerin adalet arayışının sözcülüğünü Türkiye yapacak. En iyi şekilde de yapacağız. İster kuzey-güney, ister doğu-batı şeklinde olsun dünyadaki her türlü kutuplaşmaya karşıyız. Vizyoner diplomasimizin esası, küresel düzenin içselleştirici, katılımcı, eşitlikçi ve kuşatıcı olmasıdır. Biz böyle bir küresel düzenin sözcülüğünü üstlenmek durumundayız.

Evet, küresel alanda daha görünür olduk, çünkü sadece bu dönemde aldığımız uluslararası temsil görevlerini alsanız, ki birçok arkadaşımız burada, bunu görürüz. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığı başta olmak üzere, Kimyasal Silahları Engelleme Örgütü Başkanlığı, BM Genel Sekreteri Pakistan’a Yardım Özel Temsilciliği, yakın dönemde BM Kriz Çözme ve Arabuluculuk Direktörlüğü, hepsine ya siyasetçilerimiz ya diplomatlarımız geldi. Ve hepsine, bütün bu kampanyalarda da Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Başbakanımız, Hükümetimizin bütün üyeleri aktif olarak çalıştı, çünkü Hükümetimiz için nerede olursa olsun, uluslararası alanda bir diplomatımız, bir aydınımız, bir siyasetçimiz Türkiye’nin medarı iftiharıdır.

Önümüzdeki dönemde BM yeniden yapılanacak. Orada da aktif olarak sesimizi yükselteceğiz. Onun dışında G-20 Zirvelerine aktif olarak katıldık. G-20 uluslararası finans krizinden sonra Bretton Woods sisteminin yerini alacak finansal mimarinin ana odak noktası ve bu G-20 Zirveleri’nin parlayan ülkesi, en çok konuşulan ülkesi de Türkiye. Sayın Başbakanımızın katıldığı zirvelerde Türkiye bir başarı hikâyesi olarak, ekonomik başarı hikâyesi olarak gündeme getirildi. Başbakan Yardımcımız Sayın Ali Babacan küresel geleceği belirleyecek olan planlama heyetinin, Küresel Sürdürülebilirlik Panelinin içinde yer aldı. Önümüzdeki dönemde G-20’de daha da aktif olacağız. G-20’yi ilgilendiren bütün alanlarda sesimiz yükselecek, çünkü biz Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkiye’yi 10 büyük ekonomi arasına sokmak istiyoruz. Onun için ilgi alanlarımız artık siyasal sorunlarla sınırlı kalamaz.

İlk ona girmemiz için 2 Trilyon Dolarlık GSMH’ye ulaşmamız lazım. Şimdiden hesabını yapıyoruz, 2 trilyon Dolarlık GSMH için bize ne kadar enerji lazım? Dünyadaki bütün enerji politikalarının en önemli aktörlerinden birisi olmak durumundayız. Diplomasi artık sadece siyasal alanla sınırlı değil. Enerji diplomasisinde yoksanız siyasal etkiniz de sınırlı. Dünya iklim değişikliğinden ılıman kuşakta en fazla etkilenen ülke bizsek, dünya iklim değişikliği ile ilgili sorunlarla biz de ilgileneceğiz. Madem ki bu kadar önemli bir coğrafyamız var, ulaştırma stratejileri de çok önem taşır. Soğuk Savaşta Türkiye’nin coğrafyası Sovyetler Birliği’ni veya Varşova Paktı’nı sıcak denizlere indirmemek için jeopolitik önem taşıyordu. Şimdi ise biz bu coğrafyayı pozitif bir gündem ile kullanmak istiyoruz. Enerji hatlarının geçtiği, tren yollarının geçtiği, Pekin-Londra tren hattının üzerinden geçtiği, Basra-Londra tren hattının üzerinden geçtiği, işte şimdi Halep-Antep arasındaki hızlı trenle başlattığımız Körfez-İstanbul hızlı tren projeleri, bütün bunların hatlarının bizden geçmesini istiyoruz. Coğrafyamız artık kriz içeren bir coğrafya değil, düzen kurucu bir coğrafya olsun istiyoruz. Onun için dünya ekonomik geleceğinde ne konu varsa biz ilgiliyiz. Onun için bundan sonra Bakanlığımızdaki ekonomi birimleri, siyasal birimlere göre ikinci bir kategoride olmayacak. Birlikte, eşit kategoride, belki de daha etkin ve en değerli diplomatlarımızın, en aktif diplomatlarımızın çalıştığı birimler olacak. Onun için diplomatlarımız dışarıda artık sadece kriz gündemlerini takip etmeyecek. O ülkelerin ekonomilerinde Türkiye’nin ne kadar etkili olabileceğini takip edecek.

Ve nihayet küresel kültürel düzen… Huntington, 1993’te o meşhur makalesini yazdığında ülkemize ‘torn country’ demişti, Rusya ve Meksika ile birlikte, yani parçalanmış ülke. Ben o zaman bir akademisyen olarak buna isyan etmiştim ve cevap vermiştim. Şimdi de bir Dışişleri Bakanı olarak ve bütün Bakanlık heyetimiz ile birlikte bir tek hususu dünyaya göstermekle yükümlüyüz: Biz parçalanmış, yırtık bir ülke değiliz, parçalanan dünyaları birleştirecek olan bir ülkeyiz. Doğu ile Batı arasında kimlik krizi geçiren ülke değiliz. Orta Asya’ya gittiğinde Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati't Türk’ünden konuşabilen, Brüksel’e gittiğinde AB’nin esaslarını tartışabilen, Şam’a gittiğinde, Bağdat’a gittiğinde Bağdat tarihinin üzerine konuşabilen, Afrika’ya gittiğinde Afrika-i Osmanî’den bahseden bir kimliğiz. Ne Kuzey-Güney arasında parçalanmışız, ne de Doğu ile Batı arasında. Gerekiyorsa Batının bütün o modernleşme tecrübesini en yoğun yaşayan ülkesi olarak Batı değerlerinin en doğru analizini yapabiliriz. Gerekirse Doğu adına, kadim adına, bütün o geçmiş kadim medeniyetlerin sözcüsü olabiliriz. Geçen sene onun için Büyükelçiler Konferansımızı Mardin’de yapmıştık, çünkü Mardin demek kadim demektir. Çünkü Mardin tüm Ortadoğu’nun, bütün insanlığın özet şehridir.

Kadim ile modernite arasındaki köprüyü yeniden kuramazsa dünya, geleceği yeniden inşa edemez. Yükselen bir Çin, Hint uygarlıkları varken, Afrika kendi kimliğini tekrar oluşturma çabası içinde iken, bütün dünyanın 19. yüzyılda, 20. yüzyılda olduğu gibi Avro-sentrik bir yapıda olacağını düşünemeyiz. Küresel kültür yeniden şekillenirken Türkiye bu kültürün tabir-i caizse yapışkanı, tutkalı, bu kültürleri bir araya getiren ülke, akil ülke olmak durumunda. Bu kültürlerden bir tarafında yer alan bir ülke değil.

Sayın Başbakanımızın İspanya Başbakanı Sayın Zapatero ile başlattığı Medeniyetler İttifakı böyle bir projeydi. Çok soru soruldu, ‘peki bu Medeniyetler İttifakı’nda siz neredesiniz?’ Bazen eleştirel olarak soruldu, yani ‘Sayın Zapatero Batı’yı temsil ediyor, siz Doğu’yu mu temsil ediyorsunuz?’ anlamında. O zaman verdiğim cevabı şimdi tekrar söylüyorum; her yerindeyiz, çünkü bu topraklar insanlık tarihinin özetini teşkil ediyor. Anadolu topraklarında bir şekilde yer etmemiş, iz bırakmamış uygarlık yok. Biz bütün medeniyetler tarihinin her yerinde sözcüsüyüz, takipçisiyiz ve gelecek küresel kültüre en özgün katkının da bizim aydınlarımızdan, bizim insanlarımızdan, bizim üniversitelerimizden çıkacağına inanıyoruz. Ama bunun için öncelikle bize yerleştirilmek istenen, tabirimi mazur görün, aşağılık kompleksini yıkmak zorundayız. Bize biçilen rolleri, bize biçilen elbiseleri dar gördüğümüzü dünyaya ilan etmek zorundayız. İsterse buna eksen kayması tartışması densin, isterse başka türlü ifade edilsin.

Tarih sahnesine biz çıktığımızda bizimle birlikte bir tarih konuşulacak. Bütün kadim konuşulacak, bütün modernite konuşulacak. Dinler tarihi, mezhepler tarihinin hepsi konuşulacak. Biz çıktığımızda insanlık tarihinin enerji politikaları, ulaştırma politikaları bizim coğrafya üzerinden konuşulacak. Onun için küresel bir düzenden en çok istifade edecek olan ülke biziz. Küresel düzenin kurulmasına en çok katkıda bulunabilecek ülkelerden biri de biziz. Onun için biz etrafımızda kriz istemiyoruz. Bizim için komşularımız demek ortak bir tarihi paylaştığımız ortak kültür havzalarımız demek. Orta Asya’daki Kaşgarlı Mahmut’tan, İpek’teki Mehmet Akif’e kadar, Kosova’daki ve o coğrafyanın içindeki herşey bizim kültürümüzün bir parçası. O kültürü harmanlayarak insanlığın gelecekte kuracağı yapılara, kültürel yapılara katkıda bulunmak durumundayız. Dolayısıyla küresel düzen ve daha görünür olma rolümüz bu sene devam etti, BM’de, G-20’de, Avrupa Konseyi’nde.

İkinci hedefimiz 2010 yılı için Soğuk Savaş döneminden devraldığımız ittifak sistemleri içindeki konumumuzu pekiştirmek, tahkim etmek. Oralarda da periferide bir ülke değil, o ittifak yapılarının geleceğini etkileyebilecek çapta katkıda bulunabilecek bir ülke konumu kazanmak. Bizim yakın havzalardaki etkimizin artmasından kaygı duyanlar veya bunu değişik şekilde takdim edenler şöyle bir görüş dile getirdiler: “Türkiye geleneksel ittifakın, Soğuk Savaş’tan devraldığı ittifak sistemlerinin dışına mı çıkıyor?” Çıkmadık. Ben size çok iddialı bir şekilde şunu söyleyebilirim; Türkiye, NATO’da, 1970’lerden, 1980’lerden, 1990’lardan çok daha aktiftir, çok daha görünürdür NATO politikalarında, çok daha fazla söz sahibidir. NATO Genel Sekreter Yardımcılığı’nı yakın dönemde almamız, en önemli Genel Sekreter Yardımcılığı’nı almamız, bunun sadece bir işaretidir. Son NATO-Lizbon Zirvesi’nde Türkiye’nin yaptığı katkıları bütün NATO üyelerinin başta ABD olmak üzere takdir etmesinin sebebi de budur.

Daha da etkin olacağız, ama NATO’yu biz Soğuk Savaş’ta olduğu gibi karşı bir kutbun dengeleyici bir savunma örgütü olarak görmüyoruz. Biraz önce bahsettiğimiz küresel düzenin etkin halde kurulmasında katkıda bulunabilecek, dünyanın en etkin, en iyi organize olmuş, krizlere, sıcak çatışmalara en doğrudan müdahale edebilecek bir örgütü olarak telakki ediyoruz. Onun için NATO üzerinden tekrar Cephe Ülkesi psikolojisine sokulmak istemiyoruz. Aksine NATO’ya yeni ve güçlü bir misyon vererek uluslararası güvenliğin temel örgütlerinden biri haline gelmesini istiyoruz, ama hiç kimsenin de NATO’yu düşman görmesini istemiyoruz. Kimse de NATO’da ve NATO’nun şahsında bu örgüte bir düşman psikoloji ile yaklaşsın istemiyoruz.

AB yolundaki yürüyüşümüz devam edecek. Biraz önceki söylediğimiz restorasyon çalışmasında Soğuk Savaş’tan farklı olarak bugünkü restorasyonun ki Sayın Başbakanımızın liderliğinde son 8 yılda gerçekleşen büyük reformların, son olarak anayasa reformun dayandığı temel anlayıştır, güvenlik temelli değil özgürlük temelli bir demokrasi anlayışıdır. Soğuk Savaş döneminde güvenlik temelli bir demokrasi anlayışımız vardı o günkü şartlar gereği. Şimdi özgürlük temelli bir demokrasi anlayışımız var. Bunun da omurgası AB politikalarıdır, AB’ye yürüyüşümüzdür. Kimse bize şunu söyleyemez, “siz AB politikalarını ihmal ettiniz”. İşte Başmüzakerecimiz de burada. Sadece bizim Bakanlığımız değil. Sayın Devlet Bakanı Başmüzakerecimiz, bütün Bakanlıklarımız olmazı olur yaptık. En zor fasıllardan olan Çevre ve Gıda Güvenlik Faslını açtık son iki yıl içinde. Kolay fasıllar niye açılamıyor diye sorması lazım AB’yi ihmal ettiğimizi iddia edenlerin. Bu zor fasılları Türkiye açarken Enerji Bakanlığımız, Çevre Bakanlığımız, bütün Bakanlıklarımız gece gündüz çalışıp açarken, çok kolay fasıllar niye açılamıyor diye sorması lazım. Niye Eğitim ve Kültür Faslının açılması iki yıldır sadece siyasi karara bağlı olarak bekliyor diye sorması lazım. Ve o zaman görülecek ki bunun açılamamasının sebebi Türkiye’deki irade eksikliği değil, bunun açılamamasının sebebi maalesef haksız bir şekilde AB’nin önümüze getirdiği siyasi engellerdir. Kimisi Fransa gibi iç politik gerekçelerle, kimisi diğer ülkelerin yaptığı gibi Kıbrıs konusunda son derece adaletsiz bir şekilde yöneltilen politikalarla.

Bizi AB ile Kıbrıs açmazı içerisine kimse sokmaya çalışmasın. Bu Türkiye’nin, yeni Türkiye’nin tanınmaması demek. Ne zaman bizi çıkmaza sokmaya çalışırlarsa ve o açmazda bizim istemediğimiz tercihleri yapacağımızı düşünüyorlarsa hep yanılmışlardır, yanılacaklardır. İstemediğimiz bir tercihi hiç kimse bize yaptıramaz. Dolayısıyla Türkiye’nin önüne ‘AB mi Kıbrıs mı?’ diye bir tercihi, makul olanlar, akil olanlar getirmemeliler. Türkiye zor şartlarda gerektiğinde en beklenmeyen kararları alabildiğini göstermiştir ve ulusal çıkarları sözkonusu olduğunda alır da. Özellikle de haklı olduğumuzu çok açık bir şekilde 2004 referandumu göstermiştir. Bugün AB Türkiye’yi tartışıyor ama başka bir kapsamda tartışıyor. 2010 yılında AB içinde yaşanan Türkiye tartışmasına baktığınızda şunu göreceksiniz; özellikle AB içinde bize destek veren dost ülkeler, Avrupa vizyonuna sahip olan ülkeler, Avrupa’nın en temel değerlerine sahip çıkan o dost ülkeler Türkiye’li bir AB’nin ne kadar büyük bir küresel aktör olacağını anlatıyorlar diğerlerine, anlamayanlara. Biz ve bu dost ülkeler anlatmaya devam edeceğiz. Ümit ederiz ki bir gün bu mesele daha doğru anlaşılacak.

Bir ikinci hususu vurgulamak istiyorum. Biz Soğuk Savaş’tan devraldığımız bütün bu birikimlere sahip çıktık, geliştirdik. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı da bir Türk, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Başkanı da bir Türk bu dönemde. Ve Bosna Hersek başta olmak üzere Avrupa Konseyi ile ilgili bütün konularda, Avrupa Konseyi’nin reformu da dahil önemli rol üstlendik. Avrupa Konseyi Reformu ile ilgili bir çalışmayı başlattık.

Üçüncü hedefimiz 2010 yılında komşu ülkeler ve komşu bölgelere dönük olarak tespit ettiğimiz maksimum entegrasyon, bütünleşme ve barış ve istikrar kurma çabamız. Bu konuda çok ciddi mesafeler aldık. Daha önce hiç gündemimizde olmayan, tamamıyla Türkiye’nin özgün bir teklifi olarak bölgede gündeme gelen Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi artık 2 yıl içinde çevre bölgelerde ve komşularda en etkin dış politika aracı haline dönüştü. Bugün Irak ile, Suriye ile, Yunanistan ile, Rusya ile, Lübnan ile, Libya ile, Azerbaycan ile bu yapıları kurduk, Ukrayna ve Bulgaristan ile de kurma aşamasındayız, çünkü istiyoruz ki bu komşu ülkelerle ve çevre bölgelerdeki kritik ülkelerle beraberce kendi geleceğimizi şekillendirelim. Biz şekillendirip de onlara empoze ediyor durumunda olmayalım ya da başkalarının şekillendirdiği bir durumu bize empoze ediliyormuş durumda olmayalım. Birlikte oturalım, birlikte şekillendirelim. Onun için bu ‘Yeni Osmanlı’ tartışmaları başladığında tepki gösterdik, tepki göstermeye devam edeceğiz. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir ve bu niteliği ile çevredeki bütün ulus devletlerle eşit haklara sahiptir. Hiç kimseye hükmetme düşüncesinde değildir, hiç kimsenin hükmüne tabi olmak durumunda hiç değildir.

Biz çevre bölgelerdeki en küçük ülkeler kimlerse, isimlerini zikretmeye gerek yok, o ülkelerle kendimizi eşit görürüz. O ülkelerin geleceği ile kendi geleceğimizi eşit görürüz. Başta belirlediğimiz küresel vizyon ve vizyoner diplomasi dediğimiz kavram bu eşitliği zaten gerekli kılıyor. Bunları daha da geliştireceğiz. Serbest Vize, Serbest Ticaret uygulamalarını çevre bölgelere yayacağız. İkili Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi dışında üçlü mekanizmalar kurduk Balkanlar’da biliyorsunuz, Bosna Hersek-Türkiye-Sırbistan, Bosna Hersek-Türkiye-Hırvatistan gibi. Dörtlü mekanizmalar kurduk Orta Doğu’da, Türkiye-Ürdün-Lübnan-Suriye gibi, bu mekanizmaları yaygınlaştırarak sürdüreceğiz ve nihayette üst düzey diyaloga, ekonomik etkileşime ve kültürel uyuma dayalı bölgesel düzen arayışlarını güçlendirerek devam ettireceğiz.

Dolayısıyla bir küresel düzen perspektifimiz var. Bu küresel düzen içinde, bu küresel düzenin yansıması olan, bu ilkeleri bölgelere yansıtan içselleştirici, kapsayıcı, kuşatıcı, eşitlikçi bölgesel düzen anlayışımız var. Bunlarla çevremizi bir barış ve istikrar alanı haline dönüştürmek istiyoruz. Türkiye’nin dünyadaki imajını değiştirirken krizlerle anılması bakımından olumsuz bir imaja sahip olan Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın, Orta Doğu’nun imajını da değiştirmeye kararlıyız. Onlarla birlikte bu bölgelerin dünya düzenine katkıda bulunan bölgeler olmasına önem veriyoruz.

Dördüncü hedefimiz yeni açılımlarla Türkiye’nin daha önce diplomatik temsil anlamında ya da ekonomik etkinlik anlamında ya da kültürel tanınma anlamında yer almadığı, mevcut olmadığı, daha az mevcut olduğu diyelim en azından, bölgelere dönük olarak çalışmalarımızı arttırmak, bu yıl arttırdık. Afrika’da sekiz Büyükelçiliğimiz aktif olarak göreve başladı, sekiz Büyükelçimiz alandalar, kurma aşamasındalar, iki Büyükelçilikle ilgili de hukuki süreci tamamlıyoruz. Dolayısıyla 18 büyükelçilik devreye giriyor. ASEAN’a gözlemci olduk Doğu Asya’da, Güneydoğu Asya’da, MERCOSUR’a üye olduk Latin Amerika’da ve bu alanlardaki Büyükelçiliklerimizin, Temsilciliklerimizin sayısını da arttırdık. Latin Amerika’da Peru ve Kolombiya’dan sonra Orta Amerika’da en az iki ya da üç Büyükelçilik açacağız. Güneydoğu Asya’da da bir veya iki Büyükelçilik için zemin yoklamalarına başladık. Daha önce olmadığımız uluslararası örgütlerde daha etkin şekilde olmaya devam edeceğiz.

Peki soru şu, sık sık gündeme gelen ve sizinle paylaşmak istediğim bir başka soru da şu, bütün bu iddialı vizyonu ortaya koyduğumuzda, yani küresel alanda etkin, kendi stratejik bağlantılarını, geçmiş bağlantılarını tahkim etmiş, güçlendirmiş, bölgesel politikaları belirleyici, yeni açılımlar yapan bir Türkiye resmi çizdiğimizde ilk gelen soru “peki bunu yapabilir miyiz?” Televizyon tartışmalarında, birçok yerde, yani “Dışişleri Bakanlığınızın kadroları bunu yapmaya yeterli mi? Türkiye’nin gücü bunu gerçekleştirmeye yeterli mi? Bu sürdürülebilir bir politika mı?” Şunu söyleyeyim bu sadece sürdürülebilir bir politika değildir. Hem sürdürülebilir bir politikadır hem de zaruri bir politikadır. Tarihin gerekliliklerini yerine getirmek gerekiyorsa, o gerekliliklerde sürdürülebilir bir politika tartışması olmaz. Devlet o devlettir ki o gerekliliği yerine getirir ve onu sürdürülebilir bir politika haline getirir. Hedefimiz de o, devlet olarak, hükümet olarak bunların sürdürülebilir politikalar haline dönüşmesini sağlamak, insan kaynaklarımızı güçlendirmek, Bakanlığımızı güçlendirmek. Peki, neye güveniyoruz ve kaynaklarımız ne? Dört güvendiğimiz hususu vurgulayıp bu vesile ile de sizlerle biraz doğrudan Bakanlık ile ilgili hasbıhal edip konuşmamı sonlandırmak istiyorum.

Birinci güvendiğimiz kaynaklar sizlersiniz Sayın Büyükelçilerimiz ve dış temsilciliklerimizde ve merkezde çalışan diplomatlarımız, çünkü sizler çok köklü bir devlet geleneğinden, diplomasi geleneğinden geliyorsunuz. Çok zor şartlarda, çok önemli görevleri ifa ettiniz, bundan sonra da ifa etmeye devam edeceksiniz. Bugün “bunu Türkiye yapabilir mi?” diyenler sizleri tanımayanlar, sizlerin hangi zor şartlarda, neleri gerçekleştirmiş olduğunuzu bilemeyenlerdir. Onun için biraz önce BM Güvenlik Konseyi toplantısı için Sayın Apakan’ı aradığımda saat 5’te ofiste çalışması beni heyecanlandırmıştı, ama bunu dışarıda Türkiye’nin o gün ne kadar aktif olduğunu tartışma konusu yapanlar bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki o anda birçok birim aynı anda devreye girmişti. Bilmiyorlar ki yine merkezde bu sefer o Mavi Marmara Krizi esnasında Birnur Hanım, Halit Bey ve kurduğumuz kriz yönetimi masası, gece gündüz çalıştı: kriz 72 saat bile sürmedi, belki de son dönemlerin en başarılı tahliye hareketini gerçekleştirdik ve İsrail tarafından haksız şekilde tutulan vatandaşlarımızı, sadece bizim vatandaşlarımızı değil, bütün yolcuları İstanbul’a, Türkiye’ye getirdik. Ama onun sonucunu görenler veya bunu eleştirenler o anda kimlerin buna nasıl emek verdiğini, başta Başbakanımız olmak üzere devlet yetkililerinin nasıl uykusuz saatler geçirdiğini, nasıl talimatlar verildiğini, bütün bir devlet mekanizmasının nasıl harekete geçtiğini ve Büyükelçilerimizin ne kadar fedakarane bir çaba içinde bütün diplomasimizin harekete geçtiğini göremiyorlar. Sizlere bu anlamda güveniyoruz.

Kriz anında en doğru tepkiyi nasıl verdiğimizin çok güzel örneklerini biliyoruz biz. Dost ve kardeş ülkelerde zor şartlarda nasıl görev yapıldığını, o ülkelerin geleceğine nasıl pozitif katkılar yapıldığını, Afganistan’da, Irak’ta, Bosna Hersek’te, neredeyse bir Iraklı gibi, bir Afganistanlı gibi, bir Bosnalı gibi çalışan Büyükelçilerimizi, o toplumun damarlarına, iliklerine kadar onlarla birlikte bir kaderi paylaşan Büyükelçilerimizi takdirle anmak gerekir.

Yine çarpıcı bir, etkin olma bakımından, çarpıcı bir iki misal vermek istiyorum nasıl size güvenebileceğimizin ve gelecekte neleri başarabileceğimizin göstergesi olarak. Afrika’ya Büyükelçilik açmaya Büyükelçileri gönderiyoruz. Bir gün bir Büyükelçimiz veda etmeye geldi. “Nasıl gidiyorsun?” diye sordum. “Çantayı alıp gideceğim” dedi. “Peki, yanında kimse yok mu?” diye sorunca “Hayır, daha sonra Bakanlık bir görevli gönderecek” cevabını verdi. Şimdi düşünün, talimat alıp Türk bayrağını o Afrika’da az bilinen ülkelerde dalgalandırmaya giden Büyükelçimiz gerçekten çantayı alıp gidiyor. Ama bizim ondan beklentimiz 6 ay içinde, en geç, bayrağımızın dalgalanmasına layık bir Büyükelçilik binasını bulmak, hayata geçirmek ve oradaki vatandaşlarımızın imkânlarına bunu sunmak, dünyanın imkânına sunmak. Ondan sonra bir talimat yayınladık ve bir de idari memur verdik yanlarına, en azından bazı yerlerde beraber onlara yardımcı olsun diye.

Afrika’da Büyükelçilik açma kararı siyasi iradenin verdiği güçlü bir karardır, ama onu hayata geçirecek olan Büyükelçilerimizin becerisidir. Onun için Büyükelçiliklerimizin, Büyükelçilerimizin kapasitesini arttırmaya çalışıyoruz ve biraz önce de söylediğim hususu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Yalnız sizlerden beklentimiz şu, şunu unutmayın, sizler akil bir ülkenin akil Büyükelçilerisiniz. Bulunduğunuz her merkezde, neresi olursa olsun, eğer bu bölgedeki, o başkentteki en aktif beş Büyükelçinin içine giremezseniz işte bu vizyonu gerçekleştiremeyiz, hangi ülke olursa olsun, baktıklarında en aktif beş Büyükelçi arasına girmek ve Büyükelçiliğimiz de en fazla misafir ağırlayan, insanların “bu Türkler ne düşünüyor, bir de onların kanaatini soralım” diye kapıda bekledikleri bir Büyükelçilik haline dönüşmelidir. Neresi olursa olsun, ister Afrika ortaları, ister Asya uzakları, doğusu, ister Latin Amerika, çünkü bugün her konuda görüş söyleyebilen bir ülkenin temsilcilerisiniz siz ve arkanızda o güçlü birikimle akil bir Büyükelçi olmanın ayrıcalığını taşımak durumundasınız. Demin söylediğim gibi, sadece itfaiye eri gibi kriz çıktığında harekete geçen bir Büyükelçilik anlayışı değil, o bölgede, o ülkede ve dünyadaki her olayla ilgilenen ve bir şehir planlaması yaparcasına küresel düzenin geleceği ile ilgili fikir üreten bir Büyükelçilik anlayışı. Bu anlamda size güveniyoruz. Onun için bu kadar iddialı hedefler ortaya koyuyoruz ve koymaya devam edeceğiz.

Güvendiğimiz ikinci unsur Bakanlık yapılanmasıdır. Evet, geçen sene bütün bu iddialı hedeflere elimizdeki Bakanlık kadrosu ile ulaşmanın güç olduğunu gördük ve gerekli tedbirleri bu anlamda aldık. Size sadece çarpıcı bir misal vereyim. Biliyorsunuz bu sene Bakanlık Teşkilat Yasası’nı yeniledik ve Cumhuriyet tarihimizin ilk kapsamlı teşkilat yasası 1994’te çıkmıştı, o dönemki Sayın Bakanımızın da katkılarıyla. Ancak yeni yasayla tümüyle Bakanlık kariyer memurları konusunda da yeni bir yaklaşım getirerek ikinci bir kariyer memurluğu açan ve Genel Müdürlükleri, Genel Müdür Yardımcılıklarını bütünüyle yeniden tanzim eden, 10 yeni Genel Müdürlük, 12 yeni Genel Müdür Yardımcılığı ihdas eden ve ikinci bir kulvar, yani idari memurluğu tümüyle değiştirerek, konsolosluk alanında yeni bir kariyer memurluğu açan köklü bir reform gerçekleştirdik.

Bir çarpıcı misal, önemli bir ülke olması, müttefik ve dost bir ülke olması açısından. İngiltere’nin dünyada 260 temsilciliği var, diplomat sayısı 5700. Türkiye’nin şu anda 203 temsilciliği var, yeni açacaklarımızla 214 temsilciliği var, diplomat sayımız 1500. Geçen sene bunu görerek bu sene içinde alımları arttırdık, bu sene 1868’e çıktık. Önümüzdeki 10 yıl içinde bizim İngiltere veya o ölçekte ülkeler seviyesinde diplomat kapasitemizi arttırmamız lazım ki bu iddialı hedefleri gerçekleştirebilelim. İngiltere’yi bir rakip gördüğümden değil, bir örnek olması açısından, dost ve müttefik bir ülkeyi zikrettim. Bu yapılanma çabası ve yeni teşkilat yapısı ile gelen kurumlar önümüzdeki dönemde en güçlü şekilde ihdas edilecekler.

Diplomasi akademisi kuracağız. Başta BM Güvenlik Konseyi ve Birleşmiş Milletler sistemi üzerinde durmuştum, İstanbul’da bir BM Barış ünitesi kurmaya kararlıyız. Birçok BM Ofisini İstanbul’a toplamaya kararlıyız. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızla da bu konuyu konuştum. İstanbul’da bir BM ve Uluslararası Örgütler Adası oluşmalı diye düşünüyoruz. Yine Bakanlık bünyesinde Stratejik Araştırmalar Merkezi’ni daha güçlü bir yapıya kavuşturacağız. Türkiye’nin bütün birikimini yansıtan bir entelektüel çerçeve bu anlamda oluşturulacak. Böylece yeni Bakanlık yapılanmasıyla biraz önce zikrettiğimiz iddialı hedeflere ulaşma yönünde çok ciddi adımlar atacağımıza inanıyoruz, bunu da sizinle birlikte yapacağız.

Burada bir hususu daha vurgulamak isterim, tabii çok önemli bir konu olduğu için, vatandaşlarımızla ilişkiler, konsolosluk hizmetleri göz ardı edilemez. Yine çok az fark edilen bir konudur, Konsolosluk Çağrı Merkezi kurduk ve Müsteşar Yardımcımız Büyükelçi Sayın Naci Koru’nun idaresinde o kadar etkin bir rol kazandı ki bu merkez. Bir tane örnek vereyim size. Geçtiğimiz günlerde New York’ta bir Türk bir taksiye biniyor ve Konsolosluğa gitmek istiyor ama İngilizce bilmiyor. Ankara’daki Çağrı Merkezini arıyor. Ankara’dan arkadaş çıkıyor, New York’taki vatandaşımız diyor ki “ben İngilizce bilmiyorum, bizim şu şoföre yolu tarif eder misin?” Şoföre veriyor telefonu, bizim Ankara’dan görevli nöbetçi memur arkadaşımız şoföre yolu tarif ediyor, şoför vatandaşımızı salimen Başkonsolosluğumuza götürüyor. İşte bu yepyeni bir teknolojik imkân, vatandaşa sahip çıkmak bu. Artık vatandaşımıza hizmet götürürken o hizmeti en gelişmiş teknolojik imkânlarla en etkin bir şekilde onlara sunmak durumundayız ve bunu da Bakanlık altyapımız kaldırabilecek imkânlara sahip.

Yeni Büyükelçiliklerimizin dış temsilciliklerinde önemli bir başka gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dost ve komşu ülkelerle, onların dış temsilciliklerinin olmadığı yerlerde, bizim Büyükelçiliğimizin bünyesinde faaliyet göstermeleri konusunda anlaşmalar yapıyoruz. Mesela Arnavutlukluk ile yaptığımız Anlaşma ile ve Azerbaycan’dan izin alarak Bakü’deki Arnavutluk Büyükelçiliği, Türk Büyükelçiliği’nin bünyesinde faaliyet gösterecek. Yapmak istediğimiz şu; öyle bir Büyükelçilik kavramı geliştirelim ki vatandaşlarımız oraya sığındığında bir eve sığınmış olmanın huzurunu, rahatlığını hissetsinler. Komşu ülkeler, dost ülkeler orada kendileri için yeni imkânlar bulsunlar ve o Büyükelçiliklerimiz bizim için diplomasinin atardamarları halinde fonksiyon icra eder hale gelsin.

Üçüncü güvendiğimiz husus kurumlar arası koordinasyon. Ne kadar büyük hedefler koyarsanız koyun, nihayet bu hedefleri gerçekleştirecek olan temel husus, gerçekleşmesini sağlayacak olan temel husus siyasi irade ve siyasi istikrardır. Önümüzdeki on yıllarla ilgili hedefler koyabilirsiniz ama ülkede siyasi istikrarsızlık var ise, siyasi irade eksikliği varsa bunu hayata geçirme şansı yoktur. Bir Bakanlık bir yere çeker, koalisyon hükümetlerinde olduğu gibi, bir başka Bakanlık başka bir yere. Enerji politikalarını yürütemez hale gelirsiniz. Ulaştırma politikalarını yürütemez hale gelirsiniz. Son sekiz yıl içinde Türkiye’nin bu diplomatik aktivitesinin arkasındaki en büyük güç siyasi istikrar ve Hükümetlerimizin aldığı kendi içinde ve özellikle Sayın Başbakanımızın Başkanlığında, Bakanlıklar arasında sağladığımız koordinasyondur.

Bu dört gün, beş gün içinde de, gerek Ankara’da, gerek Erzurum’da birçok Bakanımızın katılacağı oturumlar yapacağız. Ulaştırma stratejilerini Ulaştırma Bakanımızla konuşacağız, kültür stratejilerini Kültür ve Turizm Bakanımızla konuşacağız, enerji stratejilerini Enerji Bakanımızla konuşacağız, çünkü diplomasi boşlukla olmuyor, diplomasi bütün o alan içinde bir entegre faaliyet olduğunda başarılı hale geliyor. O bakımdan önümüzdeki dönemde de Dışişleri Bakanlığımızın en önemli güç kaynaklarından birisi, sadece kendi Bakanlığımız bünyesindeki insan unsuru değil, diğer bütün Bakanlıklara yayılan bu ideali, bu iddialı hedefleri benimseyen bürokrat arkadaşlarımızla birlikte bunu inşa etmek. Onun için Bakanlıklar arası koordinasyona büyük bir önem veriyoruz.

Ve nihayet dördüncü gücümüz kamuoyumuzdur, halkımızdır. Türk halkı azla yetinen bir halk değildir, hedefleri büyüktür. Şunu size iddialı bir şekilde söyleyeyim, şuradan çıkalım isterseniz, Erzurum’a gideceğiz bu hafta sonu, Erzurum’da, çarşıda herhangi birini çevirelim, “nasıl bir Türkiye istiyorsun?” diye soralım, ya da İstanbul’da, ya da Diyarbakır’da veya Konya’da, Kayseri’de. Hiçbirisi ölçekleri küçülmüş, iddiası az bir ülke çizmez size, herkes büyük iddialı bir ülke çizer, çünkü bu millet iddialı olmayı tarihte benimsedi ve bu millet tarihin değişik dönemlerinde tarihe ağırlık koymanın ne demek olduğunu hissetti, yaşadı, bu tecrübeyi aktardı. Herkesin umutlarını kestiği anda bir İstiklal Savaşı yaptı bu millet. Onun için bu millet acziyete tahammül edemez, hele hele devletin acziyet göstermesine hiç tahammül edemez. Bu milletin zihnindeki devlet hem kadirdir, kudretlidir, hem merhametlidir, hem de hiçbir zaman zeval görmemesi gereken bir olgudur. ‘Allah devlete, millete zeval vermesin’ sözü buradan gelir. İşte onun için bu kamuoyu ile bizim bütünleşmemiz lazım. Hissiyatımızı, diplomatik hedeflerimizi bu kamuoyuna anlatamıyorsak, Türk halkına anlatamıyorsak dünyaya anlatamayız. Türk halkının gücünü arkamıza alamıyorsak dünyada kendimizi güçlü hissedemeyiz. Bu halkın bu mesaja ihtiyacı var.

Tarık Buğra’nın filmleştirilen Küçük Ağa adlı romanında çok güzel bir bölüm, bir sahne vardır, onunla konuşmama son vermek isterim. İstanbullu Hoca Kuva-i Milliye’ye katılmak için geceleyin evden ayrılacak, kaçarak arka kapıdan ayrılacaktır ki kimliği gizli kalabilsin. Hanımı der ki “Bey, çok önde gidiyorsun, senin için çok kaygı duyuyorum, bu kadar öne çıkmasan.” Cevap muhteşemdir, Küçük Ağa şahsında tabii, o aslında sembolik bir cevaptır. “Hanım, bizim millet liderini önünde görmedi mi yürümez.”

Biz bu milletle bütünleşerek Büyükelçilikler olarak öncülük yapmak durumundayız. Onlarla birlikte harmanlanmak durumundayız. Onların hissiyatı ile bütünleşmek durumundayız. Onun için geçen sene Mardin’de yaptığımız, gerçekleştirdiğimiz yürüyüşü şimdi Erzurum’da bu sene, gelecek sene inşallah Edirne’de planlıyoruz. Ülkemizin her bir yanına bu heyecanı yayacağız ve onlardan aldığımız güçle, onlarla birlikte ve onların önüne geçerek, bütün fedakârlıkları onlarla paylaşarak, geleceğin büyük Türkiye’sini inşa etmede her zaman olduğu gibi diplomatlarımız öncü rol oynayacaklar.

Sizler 19. yüzyılda o büyük modernleşme çabasının öncüleri olan bir diplomatik gelenekten geliyorsunuz. 20. yüzyılın başlarında İstiklal Harbi’nin yurtdışındaki anlatımını üstlenen bir diplomatik gelenekten geliyorsunuz. 20. yüzyılın ikinci yarısında çok zor şartlarda ülke çıkarlarını koruyan güçlü refleksler veren bir diplomatik gelenekten geliyorsunuz. Şimdi de vizyoner diplomasi ile kastettiğimiz o gelecekte inşa edilecek olan küresel ve bölgesel düzenin en öncü rolünü üstlenebilecek imkâna ve kapasiteye sahipsiniz. Önemli olan bu vizyonu paylaşmak, halk ile birlikte bu vizyonu gerçekleştirmek, bu vizyonun öncüsü, moderatörü, bu vizyonun yürütücüsü olmak. Bizler her zaman sizin yanınızda olacağız. Her zaman ve bütün imkânlarımızla bu vizyonun harekete geçirilmesi konusunda sizlerle birlikte ülkemizi geleceğe hazırlayacağız. Böylesi bir vizyonla gelecek nesillere ve Cumhuriyetimizin 100. yılında çok daha güçlü bir Türkiye’yi, küresel ve bölgesel alanda etkin role sahip bir Türkiye’yi birlikte inşa edeceğimize inanıyorum.

Çalışmalarınızda başarılar diliyorum, saygılar sunuyorum.